ANASAYFATÜRK VE OSMANLI TARİHİTÜRKİYE CUMHURİYETİ

TÜRKİYE’DE CUMHURİYET’TEN ÖNCE BATILILAŞMA HAREKETLERİ – HALİL İNALCIK

Last Updated on 23/02/2026 by ahmet can ayışık

 

blank

 

Cumhuriyet’ten Önce Batılılaşma Hareketleri

(Bu yazı H.İnalcık’ın aşağıda belirtilen “Rönesans Avrupası, Türkiye’nin Batı medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci” kitabından alıntılanmıştır. Sayfa 315 ve devamı…)

Müslüman Türk halkı, 19. yüzyılda Batıcı Tanzimat reformlarının (1839-1876), Doksan Üç Harbi (1877-1878) ve ülkenin parçalanması sonunda tamamen iflas ettiğine inanmış, devletin İslam karakteri ve Sultan’ın mutlak egemenliği politikasına dönmüş bulunuyordu.  Bununla beraber, II. Abdülhamîd (1876-1909)  döneminde,  durumun  anayasa  ve  demokratik  idare  ile  düzeleceğine inanan bir grup aydın (Genç Türkler), anayasal rejim (meşrutiyet) için gizli faaliyet içindeydiler. Bu son görüş, aydın askerî bürokratlarca paylaşılıyordu.  1900’lere  doğru imparatorluk,  Makedonya sorunu dolayısıyla yeniden ağır bir kriz içine girince, bu iki grup kökten krize karşı birlik ve İslahatın anayasal rejim (meşrutiyet) ile gerçekleşeceğine inanarak harekete geçtiler.

Vatan Rumeli’nin kaybolma tehlikesi karşısında İttihâd ve Terakki Cemiyeti, askeri bürokrasi ve yeni yetişen erkân-i harp subayları (aralarında Mustafa Kemal ve Enver) bir darbe girişimiyle Meşrutiyeti, Kanun-i Esâsî rejimini geri getirdiler. İlk zamanlar, Kanun-i Esâsî altında eşitlik ve birlik ilkesi sayesinde imparatorluk halkları arasında ortak Osmanlı vatanı için uzlaşma ve birliği gerçekleştirme umudu yüksekti. İttihâd ve Terakkî’nin güçlenen Türkçü politikası,  Tanzimat’ın  Osmanlılık  politikasıyla  karşıtlık  içindeydi. Müslüman halklar, Araplar ve Arnavutlar bile artık imparatorluktan  ayrılmak  istiyorlardı.  Abdülhamid  tahttan  indirildi,  kısa  bir parlamenter idare dönemi peşinden derin bunalımlar sonucu askerî bürokrasinin diktası geldi. Türkiye, bu rejim bunalımlarıyla sarsılırken,  İtalya  Trablus’u ve  Oniki Ada’yı istila  etti  (1911-1912) (İtalyanlar Trablusgarp’ın terk edilmesi karşılığında Oniki Ada’yı boşaltmaya söz verdikleri halde sözlerinde durmadılar. II.Dünya Savaşı sonunda, İtalya yenilmişler safında idi. Ege adaları 1947’de, galip Müttefiklere katılmış olan Yunanistan’a verildi).

İmparatorluk döneminde olup biten bu yıkıcı gelişmelerden alınacak ders, darbe hareketlerinin bir çözüm getirmediği, aksine daha ağır sorunlara yol açtığı, düşmana fırsat verdiği ve dağılmayı çabuklaştırdığı gerçeğidir.  1909’larda o kadar iyimserlikle başlayan Meşrutiyet idaresinin, nasıl askerî dikta rejimi ve bir dizi felaketle  bittiğini  unutmayalım.  I.Dünya  Harbi’ne  sürüklenmemiz belki kaçınılmaz bir şeydi, ama II.Dünya Harbi, basiretli bir bekleyişin ne kadar gerekli olduğunu göstermiştir.

Batılılaşmanın Tarihi Kökenleri

Türkler, 11. yüzyılda İslam dünyasına girerek bu dünyayı idare etmeye başladıkları zamandan itibaren, İslam devlet idaresine yeni bir gelenek kazandırdılar. Türk/Moğol Avrasya imparatorluklarında gelenek, Hakan’ın mutlak bağımsızlığı ve kamuya ait meselelerde yasama hakkının, kanun koymanın, yalnız Hakan’a ait olması biçiminde tanımlanabilir. Böyle bir kanun anlayışı, aynı zamanda gerçek durumların gerektirdiği reform ve yenilikleri uygulamakta  da yardımcı olmaktaydı.  Osmanlı  uleması,  Osmanlı’da egemen  olan  bu  kanun  geleneğini,  Hanefî  mezhebinin  istihsan prensibiyle meşrulaştırdı. Devletin bağımsız işleyiş ve yasama faaliyetini,  istihsan veya  maşlaha denilen Şeriat kuralına göre yorumladılar. İslam toplumu için daha iyi ne ise, o tercih edilecekti. Müslüman cemaatının topluca izlediği “örfüâdât” İslamiyet’e aykırı  olamaz,  deniyordu.  Şeriatı  katı  yorumlayan  Hanbeliler  ise Hanefî ulema tarafından onaylanan devlet kanunlarının gerçekte Şeriat’a aykırı yenilikler, bid’at olduğunu iddia etmekteydiler. Bu iddia, sultanın yasama gücünü destekleyen “resmî” veya “bürokratik” ulema ile toplumda imtiyazlı sınıfa karşı sıradan halkın sözcüsü rolünü benimseyen “popüler” din adamları, Birgivi ve Kadızâdeliler arasında sürekli bir çekişmeye yol açmıştır. Halkın taassubuna hitap eden vaizler için cami hutbeleri bağımsız bir propaganda zemini sağlamaktaydı. Başka bir deyişle, Şeriat’ın liberal ve katı  yorumları,  16.yüzyılın  ortasından  itibaren  Osmanlı-Türk toplumunda siyasî, kültürel ve sosyal çekişmelere yol açmış,  19.- 20.yüzyılda devlet İslâhatını destekleyen “ilerici” akımın hız kazandığı sırada, “ilericiler” ile “gericiler” arasındaki hararetli mücadelenin ilk aşamasını oluşturmuştur.

Eski  Türk  devletlerinde  yönetici  seçkin  zümre,  vergi  ödeyen üretici sınıfların, reâyâ’nın üzerinde, imtiyazlı bir yere sahipti ve bunun bilincindeydi. Ancak bu zümre,  Osmanlı hanedanı hariç, imtiyazlı statüsü, babadan oğula geçen soylu bir sınıf yaratamadı. Hükümdar, devletin çıkarlarına hizmet edecek herhangi birini veya  kulunu  seçerek,  yönetici  seçkin  zümresine  yerleştirmekteydi. Yönetici zümre içinde merkezî bürokrasi, divan küttâbı özel bir konumdaydı.  İdarecilerden  oluşan  bu  merkezî bürokrasi,  bütün devlet teşkilatının beynini oluşturmakta ve sırf devlet çıkarlarının gerektirdiği biçimde yasalar yapabilme gücüne sahipti. Kadîm İran devlet teorisi, adalet dairesi bu bürokrasinin siyasî felsefesini oluşturmakta idi. Bir kelimeyle bu zümre, divan ve vezirlik yoluyla fiilen  devleti  bağımsızlıkla  kontrolü  altında  tutmaktaydı.  Böylece bürokrasi, gerçekte, Sultan’ın mutlakiyetini (absolütizmini) temsil ediyor, onun mutlak gücünü paylaşıyordu.

Sırf devletin çıkarı fikriyle hareket eden merkezî bürokrasi, ilerici reformlardan sorumluydu ve Osmanlı Devleti’nde bürokratik reform, Batılılaşmaya yol açan akımın kaynağı ve desteği haline geldi. Bu merkezî örgüt, doğal olarak askerî, sivil ve dinî bürokratlardan oluşuyordu.

On dokuzuncu yüzyılda yönetici seçkin grup, merkezî bürokrasi, devletin bütünlüğünü korumak amacıyla, “devlet” için en iyi siyasetin Batı ile ittifak ve batılılaşmak olduğunu ileri sürüyordu. Habsburg ve Romanov imparatorluklarının emperyalizmi, batılılaşma sürecini güçlendirmek için neden sayılıyordu.

Öbür yandan, sivil ve askerî bürokratlar, Tanzimat’ın başarısızlığı  sonucu  imparatorluk  sisteminin  çöküşü  sırasında,  bağımsız Türk ulus ve kültürünün baş savunucuları olarak ortaya çıkacaklardır (Askerî mekteplerin başında bulunan Gazi Süleyman Paşa ilk Türkçülerden olacaktır). Bürokratlar,  19.yüzyıl reformcu bürokratlarını  izleyerek,  ilkin  Tanzimat  Dönemi’nde  (1839-1876) başlatılmış  olan  demokrasi  idealinin  köktenci  taraftarı  oldular. 1880’lerden  itibaren bir  Osmanlı toplumu yaratmak ideali,  Osmanlıcılık ile her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadilerin açılması, aydın Batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı. Atatürk nesli, bu temelde kurulan askerî mekteplerde yetişti. Batılılaşma, 1908 Jön Türk Devrimi ve Kurtuluş Savaşı sırasında, seçkin zümre sivil ve askerî bürokratlar arasında kökleşmiş bir gelenek, vazgeçilmez bir ideal, bir kurtuluş simgesi halini aldı.

Eğer Türkiye,  kendi  kimliğini  ve  millî kültürünü  geliştirerek modern dünyada bağımsız bir millî devlet olarak ortaya çıktıysa, bu sonuç bu kuşak içinde sivrilen aydın liderlerin çabaları sayesinde olmuştur. Başka bir deyişle, Türkiye bağımsız ulus devleti varlık ve gelişimini. Batılılaştırma idealini benimseyen seçkin bir zümrenin liderliğine borçludur.

Osmanlı  Devleti’nin Batılılaşma  süreci,  her  defasında  değişik amaçları olan çeşitli  aşamalardan geçti.  Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında  15.-18.yüzyıllarda  bürokratlar,  Hıristiyan  Avrupa’nın silah ve aletlerini almaya, teknolojiye yöneldiler. Bu alıntılar, Osmanlının askerî gücünü bir bakıma Batılılarla aynı düzeye getirmekte ve Doğulu rakiplerine karşı onları üstün kılmaktaydı. Gemi mühendisliği ve gemicilik, yeni istihkâm yöntemleri, denizcilik, topçuluk ve askerî taktikler buna dahildir. Dinî bakış açısından, bürokrat ulema, bu tür teknik alıntıları yasaklayan dinî bir kural olmadığını düşünmekte ve Hz. Muhammed’in savaşta düşmanın hilelerine başvurmanın caiz olduğu hakkındaki hadîsine dayanarak alıntılara izin vermekteydi.

Bu tür teknolojik becerilerin Osmanlı ülkesinde cömert bir biçimde ödüllendirildiği, çok erkenden 15.yüzyılda Rönesans İtalyası’nda bilinmekteydi; böylece Türkiye birçok ünlü Batılı ustanın ilgisini çekiyordu. II.Bayezid Venedik’e karşı deniz gücünü artırma düşüncesiyle büyük kalyonlar inşasına karar verdiğinde Cenevizli ve Raguzalı mühendisleri hizmetine çağırdı.  Bu arada, Leonardo da Vinci’nin Haliç’te bir köprü inşa etme projesi saray arşivinde bulunmuş ve Franz Babinger tarafından yayımlanmıştır. İspanya ve İtalya’dan kovulan on binlerce Yahudi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çeşitli şehirlere yerleşmiş ve değişik sanatların, özellikle Selanik ve Safed’de gelişmiş bir yünlü sanayiinin yerleşmesinde rol almışlardır. Kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, Osmanlı Türkiyesi, Batılı olmayan ülkeler arasında. Batı medeniyeti ile yakın ilişkiye girmiş olan ilk devlettir. Pera, Selanik ve Beyrut gibi Avrupalı tüccar topluluklarının yerleştiği liman şehirleri kültür ilişkilerini ve etkileşimi mümkün kılmaktaydı.

Ancak, Osmanlı Batılılaşması bu aşamada, tek tek kültür öğelerinin alınması ile sınırlıydı. İkinci aşama, 18.yüzyılda, askerlikle ilgili alanlarda Batılı ilimleri okutmak üzere Avrupalı uzmanların çağrıldığı, mühendishanelerin ve matbaanın getirildiği dönemdir. Böylece, Osmanlı kafası, ilk defa Batı ilmi ile sistemli biçimde temasa geçiyordu. Osmanlı öğrencisi Mühendishane kütüphanesinde  Fransız  Aydınlanma  Çağı’nı  hazırlayan  Encyclopadiae’yi bulmakta idi. Daha 18.yüzyılda, Osmanlı aydın bürokratlarının, İtalya’da eğitim görmüş Rumlarla, yalı ve konaklarda serbestçe tarih, felsefe, siyaset ve ahlak konularını tartıştıkları çeşitli kulüpler meydana çıkmıştı.

Bu dönemde Osmanlı aydınları arasında, Osmanh-Türk düşüncesinde laiklik akımının başlangıcı sayılabilecek bir dünya görüşü yaygınlaştı. En önemli değişim, bir bölük Türk’ün, genelde bürokratın Batı medeniyetine karşı anlayış ve sempatiyle bakmaya başlamasıydı; böyle bir bakış açısı, her çeşit kültürleşmenin (acculturation) önkoşulunu oluşturan hayranlık ve anlama arzusu idi. İlk Osmanlı Aydınlanma çağı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı ile giderek büyüyen siyasî ve ekonomik bağımlılığı ile denk bir gelişme idi. Bu kişiler reformcu bürokratlar arasından çıkmaktaydı.

Osmanlı Batılılaşmasının üçüncü aşaması, Tanzimat döneminde (1839-1877) Batılı İdarî ve siyasî kurumları aktaran uygulamalar ve Osmanlı Devleti’nin bu temele dayanarak yeniden İdarî yapılandırılmasıyla  başladı.  Bununla  beraber,  liberal  reformcu  bürokratlar, bunu yine de İslam toplumunun iyiliği için alınan teknik araçlar olarak değerlendiriyorlardı. Bu radikal yaklaşımın açıklaması ve gerekçesi olarak, imparatorluğu 1839’daki hayatî bunalımdan (1832-1839 Mehmed Ali olayı) kurtarma çaresi gösteriliyordu. Tanzimat, yani devletin Batılı nizamlarla yapılanması olarak bilinen liberal reformlar,  Fransızca’dan çevrilen  birçok İdarî kanunun  uygulanmasından  ibaretti.  Tanzimat’ı  ilan  eden  temel belge, Tanzimat Fermanı, bir bakıma yeminle pekiştirilmiş değiştirilmez Fransız anayasasını andıran bir temel kanun niteliğini taşıyordu. Şinasi, bildirir haddini Sultan’a senin kanunun diyebilmekte idi. Bu reformlar, aslında. Batı Avrupa krallıkları modeline göre merkezî bir bürokratik devlet sistemi yaratmayı amaçlıyordu.

Başka bir yönden bakılırsa. Batılı kapitalist devletler için Osmanlı reformları, sanayici milletlerin genişleyen pazar ihtiyaçlarını karşılamakta idi. Tanzimat reformları, Batılılara ve imparatorluğun gayrimüslim tebaasına, sanki laik bir hükümet sistemi içerisinde imiş gibi ticarî, İdarî ve hukukî garantilerle liberal bir rejim getirmekteydi.

Tanzimat Dönemi’nin liberal reformları, 1876’da ilan edilen ilk Osmanlı  Anayasası  ile  kendi  mantığı  içerisinde  zirveye  ulaştı. 1876-1877’de  Osmanlı’nın  kısa  ömürlü  parlamentolu  hükümet deneyimi,  konu  üzerinde  bir  monografi  yayımlayan  Devereux’e göre, oldukça başarılı olmuştu. Ancak hükümetin seçimlerde çok ilkel bir oylama sistemine başvurduğunu da söylemek gerekir. Her halükârda, İslam dünyasında ilk anayasalardan biri olan Osmanlı Anayasası, 1923 Türkiye Cumhuriyeti’ne doğru atılmış önemli bir adımdır.  Herhalde  Cumhuriyet  döneminde  siyasî  deneyim,  19.yüzyıldaki liberal hareketin aracısız bir ürünüdür ve demokratik hükümet sisteminin, Türkiye’nin siyasi yaşamında kalıcı olduğunu kanıtlamıştır, Türkiye’de bugün, hiçbir hükümet halkın oyunu elde etmeden ayakta kalamaz. Artık her kademedeki Türk vatandaşı, kendi millet meclisini seçmeye alışmıştır. Bununla beraber şu da bir gerçektir ki, Batıya yönelik reformlar, Osmanlı-Türk devletinde ve toplumda ikiliğe yol açmaktan geri kalmamıştır.

Türkiye devlet ve toplumunda görülen ikilik ve çekişmeye özellikle açıklayıcı bir örnek verebilmek için, adlî sistemin laikleşme sürecini ele alalım. On dokuzuncu yüzyıldan önceki dönemde, kadı mahkemesi bir adlî mahkemeden fazla bir şey ifade etmekteydi. Şer’î mahkeme, aynı zamanda. Sultanın yazılı emirlerini yerine getiren  bir  idare  mekanizmasıydı,  kadı  sicillerinde  birçok  ferman kopyası buluyoruz. Kadının İdarî faaliyetleri arasında şunlar yer alıyordu: Kadı, yerel ayan, esnaf kethüdaları ve mahalle imamlarıyla avarız vergisi gibi bazı vergileri halk arasında dağıtmak, Sultan’a gönderilecek arz ve şikâyetleri kaleme almak ve pazar fiyatlarını tespit etmek (narh vermek) gibi çeşitli görevleri yerine getirmekle görevli idi. Tanzimat Dönemi’nde bu tür cemaat faaliyetleri,  daha kapsamlı İdarî sorumluluklar içeren Taşra Meclisleri’ne aktarılacaktır. Aynı zamanda, Şer’î mahkemelerin yetkileri giderek kısıtlanarak, Şeriat’ın borçlar ve vecibeleri içeren bölümü, nizamîye denilen laik mahkemelerin yetkisi altına verilmiştir. Yeni mahkemelere duyulan ihtiyacın ilk önce,  18. yüzyıl ticarî devriminin etkisi altında giderek karmaşık şekillere bürünen ticarî muameleler alanında ortaya çıkmış olması ilginçtir.  On sekizinci yüzyılın sonunda devlet, tüccarların kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklara bir çözüm getirmek için Müslüman ve gayrimüslim yerli ve yabancılar  arasında  laik  bir  mahkemenin  kurulmasını  onayladı; 1850’de Fransa ticaret kanununa dayalı yeni bir Ticaret Kanunu ilan edildi. Nihayet, 1860’ta kurulan yeni Nizamiye mahkemeleri, devlet tarafından tayin edilen ve tüccar cemaatinin seçtiği üyelerden oluşmaktaydı. Nizamî sıfatı, devlete ait laik nizamlar anlamında kullanılmaktaydı.

Ticaret ve ceza mahkemeleri, Şer’î mahkemeler ile yan yana işleyen  laik  mahkemelerdi.  Hukukta  ve  adliyede  ikili  bir  sistem oluşması, kuşkusuz yargılama alanında ciddi karışıklığa yol açtı. Yeni kurulan mahkemeler, Şeriat’a ters düşen hiçbir hususta karar veremezlerdi ve Şeriat’ın yargılama alanı içinde bulunan kişiler için, bu laik mahkemelere tayin edilmiş müftüden fetva almak zorunluydu.

Tanzimat Dönemi’nde Batılı bir adlî sistemin kabul  edilmesi, özellikle Fransız Medenî Kanunu’nu getirmek için tasarılar, Cevdet Paşa’nın hatıratında yansıttığı gibi, Osmanlı uleması arasında ciddi bir kaygıya yol açtı. Bu tepkinin sonucu olarak, Şeriat’ın muamelâta ait bölümü, ulemadan oluşan özel bir komisyon tarafından yeni bir sınıflandırma sistemi ile yeniden düzenlenmiş ve Mecelle  1855 ve 1869 arası yayımlanmıştır. Tek bir kodifiye İslâmî kanun mecmuası. Mecelle, hem Şer’î hem de Nizamî mahkemelerde kullanılmak üzere resmî bir metin olarak ilan edilmiştir. Bundan sonra mahkemelerde verilen kararlar, Şeyhülislâm’a gönderilecekti; ancak Mecelle ne Osmanlı toplumunun giderek artan karmaşık ticarî ilişkilerini karşılamada, ne de Şer’î mahkemelerin durumunu kurtarmada başarılı olmuştur.

Ancak daha sonraları, 1876 Anayasası ile Osmanlı Devleti, İslâmî bir devlet olarak Şeriat’ın, öteki bütün yasama yetkileri üzerinde  olduğu ilkesini  onayladı.  Tutucu Müslüman  kitleler, Batılı adlî kurumları daima kuşku ile karşılıyorlardı. Osmanlı uleması, kendi konumunu koruma çabası içinde, İslâmî hukuk içinde yenilikler getirmeyi sürdürdü. Daha 1855’te, mahkeme nâiblerinin eğitim ve seçimine dair yeni bir uygulama kabul edildi. Şer’î vesikaların nasıl düzenleneceğine dair başka uygulamalar da yayımlandı. Nihayet, 1915’te, Şer’î mahkemeler için dava usûlü kanunu uygulamaya  konuldu.  Buna  karşı  adlî gücün  devlet  denetimi  altında birliğini savunan İttihâd ve Terakkî yönetimi zamanında, laikleşme hareketi kuvvet kazandı. 1914’te dinî mahkemelerin denetimi, Şeyhülislâm’ın elinden alınarak öbür mahkemeler gibi Adalet Bakanlığı’nın denetimine verildi. Tabiî tam radikal laikleşme, ancak Cumhuriyet döneminde, TBMM tarafından 1924’te Şer’î mahkemeler ilga edildiği ve 1926’da Mecelle’nin yerine İsviçre, İtalya ve Alman yasalarına dayanan laik Medenî Kanun ile Ceza ve Ticaret kanunları kabul edildiği zaman gerçekleşti.

OsmanlI’nın laikleşme hareketi, sadece kurumsal olarak denetlenen eğitim  ve adliye alanında değil, sosyal yaşam , ahlak, adap ve sanat alanlarında, yani Türk toplum hayatının her yönünde görülür. Bir yandan bürokratlar tarafından tepeden inme laik Batı kurumları, öte yandan geleneksel değer sistemine sıkı sıkıya yapışan kitleler tarafından desteklenen geleneksel İslam kurumları arasında ikilik ve çekişme kaçınılmazdı. Çekişme, Tanzimat döneminde Yeni  Osmanlılar önderliğindeki  hararetli tartışmalarda,  özellikle 1860’larda Namık Kemal ve Ziya Paşa’nm gazete makalelerinde, sonraları daha analitik bir biçimde Ziya Gökalp’in sosyolojik yazılarında ifadesini bulmuştur.

Türk “Hümanizmi”nin Kurucuları

Fuad Köprülü

Ziya Gökalp’in felsefesini benimseyen fikir arkadaşı Fuad Köprülü’nün 1924’te İstanbul Darülfünûnu’na bağlı olarak kurduğu Türkiyat Enstitüsü, yalnız dünyaca tanınmış bir Türkoloji merkezi haline gelmekle kalmamış, aynı zamanda Türk edebiyatı tarihi, Türk folkloru, Türk filolojisi alanlarında birçok değerli araştırmacının yetiştiği, eser verdiği bir merkez olmuştur. Enstitünün kuruluşundan,  1931  yılına kadar,  13  değerli eserle 6 önemli bilimsel eserin çevirisinin ve  1925-1934 arasında Türkiyat Mecmuası’nın altı cildinin yayınlandığını özellikle kaydetmek gerekir. Enstitü ve mecmua, kendisinden sonra bugüne kadar Türkoloji alanında değerli hizmetine devam etmektedir.

Türk dilinin sadeleştirilmesi akımının başladığı tarihte Fransızca’dan birçok eserin çevrildiği tarihte, ilkin bir şair ve yazar olarak ortaya çıkan Köprülü, zamanla kendine özgü güçlü bir ilim dili yaratmıştır. İfadesinde açıklık ve kesinlik, anlam zenginliği ile bu dil filolojik anlamda güçlü bir bilim aracı haline gelmiş, ondan sonra yarım yüzyılda bilim adamlarının yazı dili olmuştur. Bugün bu dil, yeni yetişen kuşaklarca tamamıyla terk olunmuştur.

Bilimsel düşüncenin yerleşmesinde eleştirinin önemini erkenden kavrayan Fuad Köprülü, kapsamlı keskin  bir eleştiricidir.  1908- 1913 yılları arasında ilk yazıları, edebî eleştiri üzerinedir. 1913’te “Bizde Tenkit” başlıklı yazı serisini yayımladı. Ondan sonra Türkiye’de yayınlanmış önemli hiçbir edebiyat ve tarih eseri yoktur ki, Fuad Köprülü’nün eleştirel kalemi altına düşmemiş olsun. Eleştiri, hümanist filolojinin en önemli yanıdır.

Köprülü’nün bütün araştırma yazıları, o zamana kadar o konuda yapılmış olan işlerin dikkatle gözden geçirilmesi ve eleştirisiyle başlar. Batı biliminin bu eski geleneğini Türk ilim edebiyatımıza ilkin Köprülü getirmiştir. Köprülü’nün eleştirel yaklaşımı. Batı ilim metodolojisiyle,  özellikle  Fransız  kültürüyle  tanışması  sayesinde olmuştur. İdâdî’de öğrendiği Fransızca yanında. Almanca, Rusça, İngilizce eserleri Türkiyat Enstitüsü’nde topladığı asistanlara yaptırırdı. Bu bakımdan, Türk Ocağı’nda arkadaşı Ragıb Fiulûsi’nin ve Kilisli Rıfat’ın yardımları büyüktür. Böylece, Türk tarih ve edebiyatına dair Batı dillerindeki çalışmaları inceleme ve eleştiri süzgecinden geçirme imkânını bulmuştur. Köprülü, eleştirilerinde yalnızca Türklerin değil, birçok Batı bilgininin de ne kadar yüzeysel ve dar görüşler içinde kaldığını, nasıl büyük yanlışlara sürüklendiğini  göstermiştir  (Babinger’i  ve  Gibbons’u  eleştirileri).  Çığır açan İlk Mutasavvıflar’lâ dünyaca tanınan Köprülü, geniş bilgisi ve bilimsel metodolojisi, açık üslubu ile düşüncelerini Batılı meslektaşlarına da kabul ettirmiş. Batı akademi ve üniversitelerince ilmî payelere layık görülmüştür (bu bakımdan ondan önce Halil Edhem Bey’i unutmamak gerekir). 1935’te Sorbonne Üniversitesi’nde Türk Araştırmaları Merkezi’nin açılış merasimine davet edilmiş, orada verdiği derslerde ilmî eleştiri konusunda parlak  bir örnek vermiş ve Fransız bilim adamlarının hayranlığını kazanmıştır (Bu dersler, Les origines de Vempire Ottoman, Paris 1935, adıyla basılmıştır). Büyük Fransız tarihçisi, Annales ekolünün kurucusu Lucien Febvre, Fransa’nın bir ilim dergisinde şöyle yazmaktaydı: “Bu dersler,  Fuad  Köprülü’yü;  metin  eleştirisi  işlerinde  tecrübeli  bir âlim…. geleneksel elkitaplarımızın tasasız bir şuursuzlukla kaydetmekte oldukları pek çok hata ve iltibasları tashih etmesini bilen bir ilim adamı olarak göstermektedir.”

Köprülü, Türk tarihi ve edebiyatına ait Batı’da revaçta olan birçok duygusal veya geleneksel olumsuz görüşü,  bu sıkı ve keskin eleştiri   metoduyla   gözden   geçirmiş  ve  düzeltmiştir.   Kendisi, 1940’ta aynen şu satırları yazıyordu: “Daha ilk günden başlayarak bu araştırmalarımda tarih tetkiklerinin İlmî ve objektif usullerinden ayrılmamaya ve Batı tarihçilerinin Türkler hakkındaki indî ve menfî hükümlerini sırf objektif usulle eleştiriye çalıştım.”  (Bu satırları yazan, hocasının bu tavsiye ve kuralını hiçbir zaman unutmamıştır).

Türk  din tarihi  araştırmalarında Köprülü’nün metodolojisini izleyen Ahmet Yaşar Ocak’ın, onun için yazdığı şu satırlara tamamen katılıyorum: “Köprülü her bilim adamına nasip olmayan sezgi ve sentez kabiliyetini mükemmelen kullanmasını bilmiştir. Onun çeşitli eserlerinde şu veya bu şekilde ortaya koyduğu, mahiyetini açıkladığı pek çok konu ve mesele, bugün onun teşhis ettiği biçimde tezahür etmiş, vardığı birçok sonuç, üstelik daha da kuvvetli bir biçimde teyit edilmiştir.” Köprülü’yü bu düzene getiren şey, onun ilk kez Batı’nm filolojik hermenötik’ini,  başka deyişle, hümanist düşünceyi benimsemiş olmasıdır.

Fransız oryantalisti  C. Huart, Köprülü’nün  İlk Mutasavvıflar başlıklı eseri hakkında:  “Batılı Avrupa üniversitelerinde öğretilen tarihî ve edebî intikadın en sıkı usullerinin burada tatbik edildiğini hayranlıkla görüyoruz. Arkasından kendisini takip edenler çıkarsa, bu eser bir devir açacaktır” demektedir. İstanbul Dârülfünûnu’nda  Ziya  Gökalp’in  “millî  hars”  kavramını  benimseyen Köprülü, bu eseri,  “millî ruhu ve millî zevki anlayabilmek”  için yazdığını söyler. Eser, bugün de Türk edebiyatı ve kültürü alanında klasik bir eser olarak kabul edilmektedir (Ancak Türk dilinin son yüzyıl içinde geçirdiği gelişme o kadar devrimci olmuştur ki, genç kuşaklar bu eseri okuyup yararlanmakta güçlük çekmektedir). Bu gibi klasik eserleri sadeleştirmek ise onları yozlaştıran popülerizmden başka bir şey değildir. Gerçek bilim, bir dili hakkıyla anlayacak filolojik yeteneğe sahip olmaktır.

Ziya Gökalp:

Sosyal bunalım karşısında sosyal bilim

Gökalp’in düşüncelerini en iyi analiz edenlerden biri, H.Z.Ülken’e göre Gökalp, gençliğinde Namık Kemal gibi bir “Osmanlı Milliyetçisi”, bir “Yeni Osmanlı” idi. Gökalp’e göre Osmanlı’nın kurtuluş yolunu, ilm-i içtimâ (sosyoloji) öğretecektir, inancındaydı; böylece bu alana kendini verdi. Tüm İttihâd ve Terakkîciler gibi, uhuvvet-i Osmâniyye (çeşitli dinlerden etnik gruplar arasında Osmanlı Kardeşliği, Osmanlıcılık) yoluyla bir Osmanlı milleti meydana  getirmenin  mümkün  olduğuna  inanıyordu.  Daha  sonra, 1909’da Gökalp, Ömer Seyfeddin’in Genç Kalemler’de dilde tasfiye (saf Türkçe) hareketini izleyerek “Türkçü” oldu. Selânik’te İttihâd ve Terakkî Merkez-i Umumî üyesi seçildikten (1909) sonra yeni bir Gökalp karşımızdadır. Genç Türkler’i izleyerek, II.Meşrutiyet’te siyasî devrimin sosyal devrimle tamamlanması gereğini savundu. Sosyal devrim, “Yeni Hayat”  “topluma verilecek yeni bir zihin ve sosyal yapı” ile gerçekleşecektir. “Yeni Hayat”, sosyal hayatın her alanında eski değerler sistemi yerine yeni bir değerler sistemi getirmelidir. Bu dönemde, A.Fouille’nin “idees forces” (fikir- güçler)  teorisinin  etkisi  altındadır.  Sosyal değişim,  ileri fikirlerin yayılmasıyla gerçekleşir, teorisidir. “Yeni Hayat” fikir ile ülkü ile yaratılır ve hayata geçirilir: “Yeni Hayat”, öz Türk kültürüne dönmekle gerçekleşecektir. Gökalp için, “üstün insan” Türk’tür, yüksek, güzel kültür, Türk kültürüdür. Gökalp’in düşünce hayatında Türkçülük, Balkan Savaşı faciasından sonra egemen hale gelecek, Osmanlıcılık  unutulacaktır.  Bu  tarihlerde  Gökalp,  daha  çok A.Fouillee ve G.Tarde’ın (taklit sosyolojisi) etkisi altındadır.

Dârülfünûn’da Gökalp, Fuad Köprülü, İsmail Hakkı, Necmeddin Sadak, A.Emin (Yalman), Şemseddin (Günaltay) ile birlikte. Batı bilim metodlarıyla çalışmayı benimseyen ekip içinde yer aldı ve onların fikir odağı oldu. Gökalp, kültür ve medeniyet ayrılığı tezini, ilkin İçtimaiyat Mecmuası’nda  ileri sürdü. Sosyolojinin temel kavramlarını tespite çalışan, sosyolojik olgu ve araştırma metodu üzerinde ilk etraflı yazısı (“Bir Kavmin Tetkikinde Takip Olunacak Usûl” ), Fuad Köprülü’nün çıkardığı Millî Tetebbu’lar Mecmuası’nda (I-II, 1912, 193-205) yayımlandı. Orada, kültür ve medeniyeti ayrı olgular olarak incelemekteydi. Bu dönemde sosyolojinin gerçek kurucusu saydığı E.Durkheim sosyolojisinin pozitivist-strüktüralist yaklaşımını benimsedi (1917). Her toplum, kendi kurallarıyla organik bir bütün oluşturan bir sosyal yapıdan ibarettir. Toplum yapısı, kişinin üstünde bir yapıdır; bu yeni yaklaşımda,  ahlakın  sosyolojik  niteliği  üzerinde  durdu.  “Eski  Türkler’de İçtimaî Teşkilât” adlı yazısında (MTM, III, 1914) Durkheim ve Mauss’un ilkel toplum tasnifini, Orta Asya Türk kavimlerinin incelenmesine esas aldı. Bu araştırmasında, destanlardan yararlanması kayda değer.

Gökalp, sosyoloji teorilerinde özellikle E.Durkheim’in metodolojisini izlemekle beraber, onun. Batı hümanist bilim geleneğini benimsemiş orijinal bir Türk düşünürü olduğu noktasında birçok sosyolog birleşir  (H.Z.Ülken, Amerikalı  sosyolog  C.Zimmerman, Z.E.Fındıkoğlu, N.Akder, M.Turhan ve son zamanlarda S.H.Bolay ve S.Anar); buna karşı ciddi eleştiriler arasında T.Parla ve H.K.Kadri’yi analım. Aslında, 1930-1990 arasında tüm solcu literatür, onu hedef almıştır. Yakın zamanlara kadar onun sosyal bilimlerde ürettiği terimler (hars, mefkûre, örf, içtimaiyat) kullanılagelmiştir. Saltanat döneminden Türk millî devletine geçiş döneminde Türk toplum ve siyasetinin radikal hızlı değişimlerini  bir sosyolog olarak gözlemlemesi, onun sosyolojik analiz ve hükümlerine, kuşkusuz orijinallik kazandırmıştır. Yeni Türkiye doğarken millet, devlet, hukuk, kadın hukuku, devlet-din ilişkileri, modern ekonomi ve millî eğitim, Türk kültür tarihi ve sosyolojisi, özellikle millî devletin ideolojisini formüle etmekte Ziya Gökalp, kuşkusuz  hümanist  düşünceden  doğan  Batı  sosyal  bilim  düşüncesini, Türk düşüncesine getiren bir ilktir.

Büyük sosyal-siyasî değişim ve kriz devirlerinde, sarsıntının sebep olduğu kargaşa karşısında belirli bir çıkış yolu, yeni bir denge bulma ihtiyacı, insanı köklü değişim sorunları ve değerler sistemi üzerinde etraflı incelemeler yapmaya zorlamıştır. Kriz, kökleri hümanizme dayanan Avrupa Aydınlanma Çağı (Siecle des Lumieres, Enlightenment) gibi, insanı yeni bir düşünce sistemi, akılcı bir uyanış, sosyal-siyasî yeni bir yapılanmaya götürür. Osmanlı-Türk tarihinde, 1856 Kırım Savaşı’ndan sonra Batı’nın her alanda yıkıcı baskısı karşısında Yeni Osmanlılar’ın tepkisi,  böyle bir ihtiyacın göstergesiydi. Tepki, Yeni Osmanh hareketiyle devrimci bir doğrultu aldı. 1878 Berlin Antlaşması’yla Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanışı onaylanmıştı. 1900’lerde patlak veren Makedonya bunalımı, Genç Türkleri İttihâd ve Terakkî’yi iktidara getirdi ve saltanat fiilen son buldu. Ülke yeniden parçalanma tehlikesi karşısındaydı. Ziya Gökalp, bu kriz döneminde yeni bir denge ve düzen, yeni bir doğrultu arama ihtiyacına en yüksek düzeyde tercüman olmuş bir düşünürdür. Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın açık bir şekilde ifade ettikleri toplum ve kültür krizi, II. Abdülhamid Devri’nde (1876-1909) Paris’te toplanan Genç Türkler tarafından sosyal bir mesele olarak ele alınmaktaydı. Onlar, aynı biçimde sosyal sorunla  karşılaşan  Fransız  sosyolojisinin  kuvvetli  etkisi  altında kaldılar.  Genç Türkler’in lideri  Ahmet  Rıza  Bey, Auguste  Comte’un  “Ordre  et Progres”  (düzen  ve  ilerleme)  fikrini  benimsedi, onu siyasî programının temeli yaptı. 1906’da Prens Sabahaddin de Osmanlı toplumunun düze çıkmasını “fenn-i ictimâ”dan bekliyordu. Fenn-i içtimâ diyordu, bize toplumumuzun noksanlarını gösterebilecek bir anahtardır.  O, Le Play sosyolojisini benimseyerek kişisel özgürlük ve sosyal mutluluk sayesinde, Osmanlı toplumunda bir uzlaşma ve ahenk, yeni bir denge yaratılabileceğini düşünüyordu. Bu kuşakta. Ziya Gökalp, Genç Türkler’in güçlü bir temsilcisi  oldu.  Daha  Selânik’e  gelmeden  önce  Diyarbakır’da  Genç Türk yayınlarının etkisi  altında  1909’da  Peyman’da (Sayı  1, 28 Haziran 1909) yazdığı İlm-i içtimâ adlı makalede, krize bir çözüm yolu bulmak için bu ilimle ciddi biçimde uğraşmak gerektiğini savunuyor,  sosyolojiyi  Osmanlı  toplumunu  oluşturan  çeşitli  etnik unsurlar arasında doğal düzen ve dengeyi yeniden kurmak için en doğru yolu gösteren araçlardan biri sayıyordu. O, daha sonra Selânik’te İttihâd ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez-i Umûmî üyesi seçilince, kendisine “Cemiyet-i Mukaddese”nin, yani İttihâd ve Terakki Cemiyeti’nin ana prensiplerini açıklamak ve gençliği topluma  bağlamak  görevi  verildi.  İttihâd  ve  Terakki,  daha  sonra 1906’da Mısır’da  basılı Nizamnâme-i Esâsî’sinde  (Madde II, III) sosyal politikasını şu satırlarla özetlemekteydi:  “Her hususta sebeb-i muvafakkiyet olan ahlâk-i hasene-i millîyeyi takviye, ulûm ve maârif ve terakkiyât-i medeniyye-i hâzırayı âdât-i kavmiyye ve ihtiyâcât-i mevkiiyemize tatbîkan memâliki Osmâniyye’de neşrü tamîme çalışmak… Osmanh anâsır-i muhtelifesi arasında samimî bir ittihâd meydana getirerek vatanın yükselmesine  çalışmak…” İşte temel prensipler bunlardı. Gökalp kendisine verilen ödevi geniş bir açıdan bir sosyal mesele olarak ele aldı ve “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler” adlı makalesinde (Genç Kalemler, sayı VIII), asıl inkılâbın  İçtimaî nitelikte olması,  yani topluma  inmesi gerektiği fikrini savundu ve aynı yazıda bu Yeni Hayat’ı getirecek sosyal değerlerin niteliğini göstermeye çalıştı, 1911-1923 yıllarında, Balkan Savaşı faciaları. Dünya Savaşı, yabancı işgali,  Sevres Antlaşması gibi imparatorluğun yıkılış buhranları içinde Gökalp, daima sosyal sorun üzerinde durdu; kurtuluş yolunu daima sosyolojinin kılavuzluğunda aradı. Onun sosyolojisi, bu sebeple, dinamik bir sosyoloji, bir değişim sosyolojisi oldu. Milli Türk devletinin kuruluşu döneminde  Gökalp, Türkçülüğün  sosyal-ideolojik yorumuna yöneldi. Her dönemde Gökalp, kendisi gibi içtimaî-ahlakî sorundan hareket ederek sosyal yapıyı esas alan Emile Durkheim sosyolojisini benimsedi. Toplumun nasıl ve nereye gitmekte olduğunu incelemek ve sorumlu mevkîde olanlara yol göstermek, onun daima başlıca kaygısı  oldu. Böylece, Gökalp’e sosyal-kültürel bunalıma bilim aydınlığında çözüm arayan hümanistler veya Fransız sosyologları yanında yer verebiliriz.

Kitap hakkında kısa özet:

Halil İnalcık; SEÇME ESERLERİ-V

RÖNESANS AVRUPASI

TÜRKİYE’NİN BATI MEDENİYETİYLE ÖZDEŞLEŞME SÜRECİ

© TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2011

Rönesans tarihini Batı dillerinden çevrilmiş kaynaklardan okuyanlar, konuyu adeta tümüyle Batı ve Orta Avrupa’da, bu bölgenin iç dinamikleriyle başlayıp bitmiş bir süreç olarak algılar. Oysa Halil İnalcık’ın Ankara Üniversitesi’nde yıllarca okuttuğu, “Rönesans Tarihi” derslerini izleyenler, Osmanlı Türklerinin de bu sürecin ayrılmaz bir parçası olduğunu gözlemlemişlerdir.

Rönesans Avrupası, işte bu dersin notlarının, elden geçirilip kitaplaştırılmasıyla ortaya çıkmış bir yapıt. Rönesans ve Reform süreçlerinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa tarihini nasıl etkilediğini vurgulamasıyla, benzerlerinden oldukça farklı bir çalışma. Bir yandan Bizans’tan Avrupa ülkelerine iltica ederek hümanizmin önünü açan bilim adamlarının öykülerini gerçeklik zeminine oturturken, bir yandan da Osmanlıların siyasi dengeler üzerinden, bu süreçte doğrudan ve nasıl önemli bir pay sahibi olduğunu gözler önüne seriyor. Bu çalışma Osmanlıların, bundan sonra yazılacak Avrupa tarihlerinde “karşı taraf” değil, taraflardan biri olarak yer alması gerektiğini belirterek, genç kuşak tarihçilerin ufkunu açmak savında.

Çalışmanın ikinci bölümü, Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci ise, Rönesans’ın ve hümanizmin Osmanlı-Türk tarihindeki yansımalarına odaklanıyor:

Fatih Sultan Mehmed’in İtalya ve hümanizm öncüleriyle yakın ilişkisi, bu ilişkinin II. Bayezid ile zayıflayışı, Batılılaşmanın Osmanlı İmparatorluğu’nda topçuluk ve denizcilik gibi pratik alanlarda süregelişi, Lâle Devri ile Batı üstünlüğünün kabul edilişi, Tanzimat ile hukuk ve idarede güçlü bir Batılılaşma sürecinin başlayışı ve nihayet Atatürk devrimleriyle tam Batılılaşma hedefinin millî bir kültür dönüşümü haline gelişi…

Halil İnalcık bu eserinde, Batılılaşma hareketinin yakın tarihimizdeki gelişim sürecini, tanınmış sosyologların analizleriyle de değerlendirerek son gelişmelere ışık tutmaya çalışıyor. Bu süreçte Cumhuriyet tarihinde yaşanan çalkantılara değiniyor ve Suat Sinanoğlu’nun savunduğu, Türk hümanizm hareketinin tam Batılılaşmanın ön koşulu olduğu görüşünü de ayrıntılı biçimde ele alıyor.

 
 
RUHU ŞAD OLSUN…
 
 

blank