EĞİTİMEKONOMİ-FİNANSİNSAN-TOPLUM-ŞİRKETNEOLİBERALİZM

ÜNİVERSİTE ENFLASYONU ÇÖZÜM MÜ?-NEOLİBERALİZM VE İŞSİZLİK-EKONOMİK KALKINMA TARİHİNDEN DERSLER

Last Updated on 27/02/2024 by ahmet can ayışık

blank

 

 

 

Ekonomide Her zaman ve Her Durumda Geçerli Tek Doğru Yoktur.

Her yerde mantar gibi üniversiteler açılıyor. Bu üniversitelerin verdiği eğitim bir işe yaramıyor olmalı ki, mezunlarının çoğu işsiz kalıyor.

Ekonomi öğrenmek demek, farklı ekonomi teorilerini bilmek ve belirli koşullarda hangi etik değerler ve siyasal amaçlarla en mantıklı uygulamanın ne olacağına yönelik değerlendirme yetisi kazanmayı ifade eden bir durumdur.

Ekonomi tarihini bilmeksizin günümüzün ekonomik olgularını tam olarak anlamamız mümkün olamaz.

Bugünün gelişmekte olan ekonomilerinden hiçbiri,  neoliberal iktisat politikaları uygulayarak gelişmiş ülkeler ile rekabet edebilen gelişmiş ekonomiler haline dönüşemezler.

İşin aslı, gelişmiş ülkeler de bu noktaya neoliberal ekonomik politikalar uygulayarak gelmemişlerdir…

Eğitim sistemi bu işin neresindedir sizce?

ÜNİVERSİTE ENFLASYONU ÇÖZÜM MÜDÜR?

Türkiye “üniversite enflasyonu” olarak adlandırdığımız durumun neresinde?

2018 Yılında yayınladığımız bu yazımıza güncel bir rakamsal ilave yaparak güncelliyoruz…

“bilgedunyali.com”da yer alan yazılar statik yayınlar değil dinamik yayınlardır. Yani, zaman içerisinde, izleyici talepleri ve gördüğümüz gerekliliklere göre bir kısım  güncellemelere konu olabilirler.

Aşağıdaki tablo Avrupa ülkelerinde 1.000 kişiye düşen üniversite öğrenci sayılarını gösteriyor. En yüksek sayı Türkiye’de. AB ortalaması 38. Almanya ve Fransa’da 40, Finlandiya’da 54 öğrenci sayısı sözkonusu. Türkiye 95 ve Yunanistan 75’lik sayılar ile Avrupa ile karşılaştırıldığında adeta bir “herkes gider Mersin’e…” hikayesi yazıyorlar.

Bin kişiye düşen üniversite öğrenci sayısı

(Bundan sonrası yazımızın 2018 yılında yayınlanan özgün halidir.)

 

TUSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Sn. Tuncay Özilhan 7 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da yaptığı konuşmada, eğitim ile ilgili aşağıdaki hususları vurguladı. Sözkonusu toplantıya hükümeti temsilen sadece Milli Eğitim Bakanı Sn. Ziya Selçuk konuşmacı olarak katıldı. Toplantının konusu eğitim değildi, ama eğitimde israf ve ekonomi-eğitim ilişkisini uzun zamandır yazmak istediğimden bu yazıya vesile oldu.

“…Gençlerimizi mesleksizliğe ve yoksulluğa mahkum etmeyelim. Sanki son yılların en karlı iş koluymuş gibi, her yerde mantar gibi üniversiteler açılıyor. Bu üniversitelerin verdiği diplomalar bir işe yaramıyor olmalı ki mezunları işsiz kalıyor. Kaliteli eğitim verilmeyince üniversite açılması bir işe yaramıyor. 25-29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 35’i ne eğitime devam ediyor ne de bir işte çalışıyor. Yani, boşta gezer. Bugünün lokomotifi bilişim ve iletişim teknolojileri iken, eğer üniversitelerin bilişim ve iletişim teknolojileri bölümlerinden mezun olanların %19’u işsizse bu işte vahim bir yanlışlık olmalı…”

 Sn. Tuncay Özilhan’ın bu tesbitlerine temelde katılıyorum. Ancak, “üniversite enflasyonu” sadece ülkemizde ortaya çıkmış bir olgu değildir. Özellikle 21.YY’ın 80’li yıllarından sonraki dönemde dünyada yaşanan üniversite eğitimi patlaması yalnızca gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşmemiştir. Gelişmiş ülkelerin bir kısmındaki yüksek öğrenim oranları da  %100’lere yaklaşmış durumdadır.

Yukarıdaki sözlerle ilgili görüşlerimize geçmeden ekonomi konusunda birkaç söz edelim. Her ne kadar egemen görüş aksini söylese de ekonomi, doğası gereği fizik ve kimya gibi metodolojik sonuçları her durumda kesin doğrulayan bir bilim değildir.

Peki ya nedir?

Ekonomi,  üretim, dağıtım ve tüketim ile ilgili herşeyi kapsayan, ancak her zaman için geçerli tek doğrusu olmayan bir bilimdir. Öznesi olan insan,  doğası gereği son derece karışık idealler, düşünceler, davranış kalıpları ve ilişkiler geliştiren bir varlıktır. Öznesi karmaşık olanın nesnesi de karmaşık olur.

İnsan ile ilgili sözkonusu temel karmaşıklık, bu karmaşık gerçekliğin farklı yönlerine odaklanan, farklı etik ve siyasal değer yargıları ile hareket eden, dolayısıyla da farklı amaçlarla farklı sonuçları bulgulayan çok sayıda ekonomi teorisinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu nedenle, “ekonomi öğrenmek demek, farklı ekonomi teorilerini bilmek ve belirli koşullarda  hangi etik değerler ve siyasal amaçlarla en mantıklı uygulamanın ne olacağını değerlendirme yetisi kazanabilmeyi ifade eden bir durumdur.”

Tekrarlayalım: Ekonomide her zaman ve her koşulda geçerli  tek bir “DOĞRU” yoktur.

Evet, ama bize öyle anlatmıyorlar diyorsanız, doğru düşünüyorsunuz…

1980’li yıllara kadar ABD üniversitelerinin çoğunda lisansüstü ekonomi eğitiminde “Ekonomi Tarihi” zorunlu bir ders olarak okutulurken, 80 sonrası dönemde bu uygulamadan giderek vazgeçildiğini görüyoruz. Sadece ABD’de değil bu uygulama. Kalkınmanın yaşamsal önemde olduğu gelişmekte olan bir kısım ülkelerde de benzer eğilim mevcut.

Oysa, ekonomi tarihini yeterince bilmeksizin günümüzün ekonomik olgularını tam olarak anlamamız ne yazık ki mümkün olamaz.  

Acaba, 1980’li yıllardan itibaren gelişmiş kapitalist ülkeler (neoliberal ekonomistler) tarafından pompalanan neoliberal ekonomi politikaları ve küreselleşme kavramı pazarlamacıları nezdinde “dünya ekonomik gelişme tarihi ve kalkınma ekonomisi tarihinin” bilinmesinde kendileri için riskli bir durum mu sözkonusu?

Neoliberal yaklaşımlar ve Washington Uzlaşısı hakkında aşağıdaki iki paragrafı Mahfi Eğilmez’den alıntıladım. Güzel özetlenmiş.

Bugünün dünya ekonomik düzenine biçim veren neoliberal yaklaşımlar 1970’lerde ortaya çıkmaya başladı ve 1980’lerden itibaren yaygınlık kazandı. Sovyet sisteminin dağılmaya başlamasıyla birlikte bu yaklaşım, iktisatçı John Williamson tarafından, 1989 yılında Washington Uzlaşısı (Washington Consensus) adı altında 10 ilke altında toplandı ve bu ilkeler o tarihten sonra neoliberal yaklaşımın 10 Emiri haline geldi. Giderek bağımsızlıklarını yitiren ve ABD Hazine Bakanlığı’nın güdümü altına giren IMF ve Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelerle program kredisi ilişkisi kurduklarında bu çerçeveyi dayattı.  

Washington Uzlaşısının on temel ilkesini şöylece sıralamak mümkündür: (1) GSYH’ye oranla büyük sayılacak mali açıkları önleyecek bir maliye politikası izlenmeli. (2) Kamu harcamaları, sübvansiyonlardan, ilköğretimin, temel sağlık sisteminin ve altyapı yatırımlarının desteklenmesi gibi büyüme odaklı ve fakirleri koruma amaçlı alanlara kaydırılmalı. (3) Vergi tabanının yaygınlaştırılmasını ve ılımlı marjinal vergi oranlarını sağlayacak bir vergi reformu yapılmalı. (4) Faiz oranları piyasada belirlenmeli ve reel faiz çok yüksek olmasa da pozitif bir değer taşımalı. (5) Döviz kurları rekabetçi olmalı. (6) Kota gibi niceliksel kısıtlamaların kaldırılmasını öngörecek biçimde ithalat serbestleştirilmeli, ticareti korumaya dönük kararlar düşük ve tekdüze tarifelere dayandırılmalı. (7) Ülkeye yönelik doğrudan yabancı sermaye yatırımları serbestleştirilmeli. (8) Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirilmeli. (9) Güvenlik, çevre koruma, tüketiciyi koruma ve finansal kuruluşların ihtiyat amacıyla gözetimini hedefleyen kurallar dışında kalan ve piyasaya girişi ve rekabeti engelleyen kurallar kaldırılmalı. (10) Mülkiyet hakları için yasal güvenlik sağlanmalı.

Değerli okuyucu bilmeli ki, bugünün gelişmekte olan ekonomilerinin hiçbiri  neoliberal iktisat politikaları uygulayarak gelişmiş ülkeler ile rekabet edebilecek gelişmiş ekonomiler haline gelemezler.

Üstelik, dayatılan neoliberal ekonomi politikaları sözkonusu ülkelerin büyüme hızlarını da düşürmektedir. Bu ülkelerdeki gelir dağılımı adaletsizliğini ve işsizliği çok yüksek seviyelere çıkartarak ülkelerin iç istikrarını  bozmaktadır. Yanısıra, dayatılan uluslararası sermaye akışkanlığı, gelişmekte olan ekonomilerin kırılganlığını artırıyor, ulusal ekonomik üretimin ve ulusal piyasaların ulusal şirketler yerine uluslararası şirketlerin egemenliğine geçmesine yarıyor. Belki, tam da bu nedenlerle öneriliyor!

Ekonomik kalkınma tarihi incelendiğinde, bugünün gelişmiş ülkelerinin, geçmişteki kalkınma süreçlerinin ilk ve sonraki aşamalarında pek çok müdaheleci politika uygulamaktan kaçınmadıkları görülür. Örneğin, günümüzün en ateşli serbest ticaret savunucuları durumundaki ABD (19.YY), İngiltere (18.YY), Japonya (20.YY) kalkınma süreçlerinin önceki dönemlerinde pek çok korumacı politikaları çekinmeden kullanmışlardır. İkinci Dünya Savaşı’na kadar en fazla ekonomik korumacılık uygulayan ülkelerin önde geleni  ABD’ydi.

2.Dünya Savaşı’ndan 1980’li yıllara kadar sanayileşmiş ülkelerin hemen hemen tamamı uluslararası sermaye hareketleri üzerinde oldukça sıkı denetimler uyguladılar. Sermaye denetimi olarak tanımlanan sözkonusu uygulamaların amacı, ulusal ekonomik gelişmeyi teşvik etmek ve yeterince stabil hale gelmemiş ekonomilerini sermaye kaçışlarının neden olacağı olası istikrarsızlıklardan korumaktı.

Kapitalizmin ortaya çıkışı  ve sanayi devriminin her ikisi de batı Avrupa’da gerçekleşmiştir. Kapitalizmin Avrupa’da ortaya çıkışı ve sanayi devrimini ortaya çıkartan temel dinamikleri  ayrıca detaylı yazacağımdan burada üzerinde kısaca durarak geçiyorum.

Kapitalizm 17.YY’da batı Avrupa’da gelişti. Kapitalizm öncesi batı Avrupa ülkeleri diğer kapitalizm öncesi toplumlar gibi çok yavaş değişiyorlardı. Esas ekonomik örgütlenme biçimi çiftçilik bazlıydı, ticaret ve zanaat sektörlerinin potansiyeli ise sınırlıydı. Kapitalizm öncesi dönemde, aynı teknolojiler yüzlerce yıl değişmeksizin kullanılmaktaydı. Ortaçağ’da 1000-1500 yılları arasındaki dönemde Batı Avrupa’daki kişi başına gelir artışı yıllık %0.12 civarındaydı. Bu artış hızı 1500-1820 döneminde (Kapitalizmin ortaya çıkışı)  %0.14’e yükseldi. Britanya ve Hollanda’da 18.YY sonlarında özellikle pamuklu tekstil mamulleri ve demirde nisbeten hızlanan bir büyüme görüldü. Sırasıyla bu ülkelerdeki kişi başına ekonomik büyüme hızları %0.27 ve %0.28 gibiydi. Yine de sözkonusu büyüme hızları diğer batı Avrupa ülkelerinin neredeyse 2 katıydı.

19.YY’a geldiğimizde batı Avrupa ekonomilerinin büyüme hızında büyük artış yaşandı. 1820-1870 döneminde (sanayi devrimi)  batı Avrupa’da kişi başına düşen milli gelir artış hızı yıllık %1 seviyelerine yükselirken, sömürgecilik, aşırı çalışma saatleri, çok kötü çalışma koşulları ve adaletsiz gelir dağılımı ise katlanarak büyüdü.

Ardından, kapitalist üretim biçiminin getirdiği artan sefalet tepki akımlarının doğmasına neden oldu. İlk tepki veren Ludistler, ki onlar 1800’lü yılların başlarında İngiltere’de  işlerini kaybeden tekstil ustalarıydı. Kapitalist gelişmeyi, en bariz sembolü olarak gördükleri tekstil makinelerini tahrip ederek önlemeye çalıştılar.

En önemli antikapitalist tepki ise Alman ekonomist Karl Marx’tan (1818-1883) geldi. Korkmayın, Marx’ı şimdi anlatmayacağım.

Evet ne dedik: 1980’li yıllardan sonra gelişmiş ülkeler dünyaya kendi yeni doğru politikalarını dayattılar. Yani, daraltıcı makroekonomik politikalar, uluslararası yatırım ve ticaret serbestisi, özelleştirme, deregülasyon (kuralsızlaştırma).

Bu politikaların uygulanması için  kurdukları ulusal (Demokrasi, iyi bürokrasi, bağımsız yargı, şeffaf ve piyasaya yönelik kurumsal yönetişim, fikri ve mülkiyet hakkı dokunulmazlığı vb.) ve uluslararası (IMF, World Bank, WTO) kurumlar yaygınlaşmalıydı.

Kalkınma ekonomisi denildiğinde bu konular olmazsa olmazdır. O nedenle yazdım. Yazımızın başlığına uygun davranıyoruz! Birazdan eğitime döneceğim…

Ancak, konuyu  biraz daha netleştirmek anlamında “Ekonomik Kalkınma” denildiğinde ne anlamamız gerektiğini de yazmalıyım: “Bir ekonomik yapının üretim becerilerini artırarak sürdürülebilir ve istikrarlı  şekilde büyümesini sağlayacak  üretim faaliyeti örgütlenmesinin gerçekleştirilmesi.”

Şimdi,  eğitim konusuna kaldığımız yerden devam edelim…

Daha fazla eğitim tek başına ülkelerin milli zenginliğini artırmaz. Milli zenginlik, ancak ekonomik üretkenlik ile artar. Oysa, egemen eğitim  modellerinin hemen tamamındaki eğitim kurumlarında verilen bilgilerin çoğu  üretkenliği arttırmak ile ilgili değildir. Daha fazla eğitimin insanların çoğunluğunca arzu edilmesinin asıl nedeni ise “istedikleri gibi bir yaşama ulaşma olanağı sağlayacağını düşünmeleridir.”

Diğer yandan, bilgi ekonomisinin son 30-40 yıllık dönemde yükselişe geçtiği ve bilginin sadece dünyanın  bu son döneminde temel refah kaynağı olduğu algısı da doğru değildir. Öncelikle, her insan toplumu, daima var olduğu dönemin teknolojisinin ve  bilgi ekonomisinin bir parçası olmuştur.

Sadece günümüzde değil, önceki tüm zamanlarda da bir toplumun/ekonominin/ülkenin/ulusun bilgi birikiminin diğerlerinden fazlalığı yada eksikliği, onu diğerlerinden zengin yada yoksul kılan en önemli faktördür.

İlk bin yıllık dönemde Çin, diğer ülkelerden farklı gelişmiş bilgiye sahip olduğu için  dünyanın en zengin ülkesiydi. Barut, pusula, kağıt gibi ürünlerdeki teknik bilgi üstünlüğü asıl zenginlik kaynağıydı.

18.YY’da sanayi devrimini yapan İngiltere 19.YY’da neredeyse dünyanın tek ekonomik hakimiydi. Diğerlerinde olmayan sanayi üretimindeki teknik bilgisi asıl zenginlik kaynağıydı.

Hangi yüzyılda bilgi refah ve zenginliğin kaynağı olmamıştı ki?

1980’lerden itibaren dünya ekonomisinde önemli değişiklikler oluştu.  Neoliberal ekonomik politikalar dünyanın önemli bir kısmında yaygınlaştı. Gelişmiş batılı ülkeler grubu, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Avrupa’nın doğusundaki yeni kurulan ülkeler de dahil olmak üzere gelişmekte olan ülkelere tümüyle neoliberal ekonomik politikaları adeta tek yol olarak dayattılar.

Dayatma sözcüğünü bilerek kullandım. IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kontrollerindeki uluslararası kuruluşlar aracılığıyla ve ülkeler arasındaki ikili anlaşmalarında, kalkınmak için teknoloji transferine ve dış kaynak girişine ihtiyaç duyan gelişmekte olan ülkelerin çoğu  gerekli desteği alabilmek adına gelişmiş/zengin  ülkeler  grubunun koşullarını kabul etmekten başka çıkar yol bulamadılar doğal olarak. Elbette istisna olan az sayıda ülke de oldu. Onlar farklı ekonomik politikalar uyguladılar ve üstelik neoliberal ekonomik dayatmayı kabul eden ülkelerden daha yüksek büyüme hızlarına ulaştılar. Örneğin Çin ve Hindistan.

O zaman öncelikle  eğitim konusundaki neoliberal algıya değinelim.

Neoliberal algı şöyle söylüyor: İnsanlar ne kadar çok eğitim alırsa o kadar üretken olur. Bu maaş düzeylerinden de belli olur. Daha fakir ülkelerin eğitimli insan stokunun veya diğer deyişle “insan sermayesinin” daha az olması da bu düşünceyi doğrular. OECD ülkelerinde ortalama eğitim süresi 9 yıl civarındayken, Sahra-Altı Afrika ülkelerinde 3 yılın altında. Diğer yandan Japonya, G.Kore, Tayvan, Hong Kong, Singapur gibi Doğu Asya ekonomilerinin olağanüstü yüksek eğitim oranlarını hepimiz biliyoruz. Bu ülkelerdeki eğitim başarısı sadece yüksek okuryazarlık ve farklı eğitim düzeylerindeki yüksek oranlı kayıtlı öğrenci sayıları bazında değil, eğitim kalitesi anlamında da çok yüksek durumda. TIMSS ve PISA gibi araştırma ve test sonuçlarına bakınca görüyoruz.

Ve size bir bomba bilgi: Google ve IBM lise mezunu  istihdam etmeye başladı!

Şimdi okuyucuyu biraz şaşırtalım ve egemen algıları bozalım.  Eğitimin gelişmelerinde kritik rol oynadığı düşünülen mucize ekonomilerin bir kısmında geçmişteki duruma bakalım. 1960 Yılında Tayvan’da okuryazarlık oranı %54, Filipinler’de %72’ydi. Tayvan o zamandan bugüne kadar olağanüstü bir büyüme performansı gösterirken, ondan daha yüksek okuryazarlık oranına sahip Filipinler’in performansı son derece düşük düzeyde gerçekleşti. 1960 Yılında Filipinler’in kişi başına düşen milli geliri neredeyse Tayvan’ın 2 katıydı (200 dolara karşılık 122 dolar). Nereden nereye gelindi. Bugün Tayvan’ın kişi başına düşen milli geliri Filipinler’inkinin yaklaşık 10 katı.

Bir başka karşılaştırmaya  bakalım. 1960 Yılında Kore’de okuryazarlık oranı %71 (ki bu oran yukarıdaki örnekte yer alan Filipinler’e çok yakındır) iken, %91 olan Arjantin’den çok düşüktü.

Ama ne oldu?

Kore Arjantin’den çok hızlı bir büyüme dönemi geçirdi. 1960’ta Kore’nin kişi başına düşen milli geliri Arjantin’in 1/5’i kadarken (82 dolara karşılık 378 dolar), bugün onun 3 katına denk hale geldi.

Demek ki, bir ülkenin ekonomik büyüme performansında eğitimden çok daha başka faktörler önemli rol oynuyor. Doğu Asya ekonomilerinin mucize büyümelerinde eğitimin kilit öneme sahip olduğu tezi de doğrulanmamış bir tezdir. Sözkonusu ekonomiler, ekonomik büyümedeki mucize büyüme dönemlerinin başlarında olağanüstü ölçüde yüksek eğitim düzeylerine sahip olmadıkları halde, çok daha iyi eğitilmiş insan kaynağına sahip olan pek çok topluma kıyasla onlardan daha yüksek büyüme hızlarına ulaşmayı başarmışlardır.

Peki, daha fazla eğitime yatırım yapmak daha iyi bir ekonomik performansı garantiler mi?

Sahra-Altı Afrika ekonomilerinde 1980-2004 yılları arasında okuryazarlık oranının %40’lardan %60’lara yükselmesine karşın, kişi başına gelirde artış meydana gelmemiştir.

Harvard’lı ekonomist Lant Pritchett’in de 2001 yılında yazdığı bir makalede (Where has all the Education Gone?-The World bank Economic Rewiev-2001) 1960-1987 dönemindeki gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerle ilgili örneklerle ilgili olarak ulaştığı sonuç: “eğitim düzeyinin artmasının daha yüksel ekonomik büyüme sağladığına yönelik çok az kanıt bulunduğudur.”

Gerçek durum neden böyledir?

Öncelikle, eğitim sistemi içeriğinde çalışan üretkenliğini ilgilendirmeyen çok sayıda ders mevcuttur.

Örnek mi?

Edebiyat, müzik, felsefe, tarih, sosyoloji vb.

Peki. Eğitim sistemlerinde bu derslere neden yer verilir?

Çünkü, bu derslerin toplumu oluşturan bireyleri iyi birer vatandaş yapacağına ve onların yaşamına zenginlik katacağına inanılır.

Değerli okuyucu bilmelidir ki, günümüzde özellikle gelişmiş ekonomilerde ortalama bir işçinin üretkenlikle ilgili sahip olması gereken asgari bilgi miktarında  geçmişe göre azalma meydana gelmiştir.

Şaşırtıcı geldi mi?

Açıklayalım.

Özellikle gelişmiş ekonomilerde üretim verimliliğinde meydana gelen sürekli artışlar sonucunda iş gücünün çok daha büyük bir bölümü, daha az eğitim gerektiren düşük nitelikli hizmet sektöründeki işlerde istihdam edilmeye başlanmıştır. Bu tür işler arttıkça, işverenler ve devlet yönünden daha az eğitimli iş gücü istihdamı ile yetinmemek için bir sebep yoktur. Üstelik daha az eğitimli işgücü istihdam edilerek daha az  ücret ödemek de mümkün hale gelir. Yani, daha düşük maliyetlendirme sözkonusu olur. Üstelik, yüksek öğrenim enflasyonunun yaratacağı toplumsal ekonomik maliyetin düşürülmesi mümkün hale gelir. 

İkinci olarak, teknolojik gelişmenin tetiklediği ekonomik gelişme sonucunda artık bilginin gitgide daha büyük kısmı makinelere yüklenmeye başlanmıştır. Makineler ve yapay zekalar gitgide daha büyük oranda ortalama çalışanlardan daha doğru ve hatasız üretim kararları verebilmektedir. İnsan beyin ve kas gücünün yerine makineler ve yapay zekalar gitgide daha kolaylıkla ikame edilebilmektedir.

Öyle görünüyor ki,  22.YY’da insan üretim gücünün, genel üretim içerisindeki payı minimum düzeye inebilecek ve bu durum gerçekleştiğinde, üretim sürecinden dışlanacak yığınsal işgücünün daha yüksek düzeyde eğitilme ihtiyacı da amacı da en temelinden sorgulanır hale gelecektir.

Özetlersek, ekonomiler teknolojik açıdan ilerledikçe, eğitilmiş yığınsal  iş gücü ihtiyacı azalma eğilimindedir.

Yukarıda yazdıklarımızın bizi getirdiği yer; bir ekonomiyi/ülkeyi diğerlerinden zengin kılan şeyin eğitim kurumlarındaki veya eğitilen insan sayısındaki çokluktan ziyade “farklı ve yeni bilgi üretimi” olduğudur. O zaman, refaha giden yol diğer ekonomilerden daha fazla bilgi üretmeyi başarmaktan geçmektedir. Kalkınma ekonomisi tarihinden öğrendiğimiz budur.

Bir ülkedeki bilgi üretim kaynağı olarak eğitim sistemini ele aldığımızda, olması gereken en önemli bilgi üretim seviyesinin, eğitimin “Üniversite/Yüksek Öğrenim” kısmı olduğunu söyleyebiliriz.

1980 sonrasının neoliberal ekonomilerine baktığımızda,  üniversitelerin üretkenlik işlevinin önüne geçmiş gibi görünen bir başka olguyla karşılaşıyoruz. Günümüzde üniversite eğitimi talebi ve ihtiyacının  temel etkeni; “insan kaynağının  istihdam  piramidindeki konumunu belirleme aracı haline gelmiş olmasıdır.”

Pek çok sektörde gerekli uzmanlık bilgisi, aslında işe girmenizden sonra çalışırken öğrenebileceğiniz bilgilerden oluşmaktadır. Şirketler ve devlet kuruluşları işe yeni eleman alırken üniversite mezunu olmasını ister. Çünkü, üniversite mezunu olan bireylerin, okumamış olanlara göre daha zeki, çalışkan, disiplinli ve üretken olduğunu varsayar. Yani, üniversite mezunlarının çoğu bir işe girerken, uzmanlık bilgileri için değil, aslında, varsayılan genel özellikleri nedeniyle işverenlerince tercih edilmiş olur.

Üniversite mezunlarının, işverenlerce yaygın şekilde  tercih edilmesi, özellikle üniversiteleri çoğaltmak için bol kaynağa sahip olan üst  ve orta gelir grubundaki ülkelerin önemli bir kısmında  insanların  ilerideki işlerinde kendilerine faydasız olacağını bildikleri bilgileri öğrenmek için aslında zaman kaybedeceklerini de bile bile üniversiteye gitmeyi temel amaç edinmeleri sonucunu doğurmuştur. Böylece, herkes üniversiteye gitmek istedikçe,  yüksek öğretim kurumlarının sayısı ve öğrenci kapasiteleri devamlı artmaktadır. Yani, bir anlamda üniversite diploması konusunda enflasyonist bir durum oluşmuştur. Doğal olarak  üniversite sayısındaki bu niceliksel artış nitelikten fedakarlık anlamına da gelmiştir.

Türkiye’de bugün 178’i özel/vakıf olmak üzere 209 üniversite var. Almanya, İngiltere ve Fransa’daki üniversite sayısının neredeyse iki katı sayıda üniversiteye sahibiz. Üstelik, bu üniversitelerden 55’i özel/vakıf olmak üzere 127’si 2002 yılından sonraki dönemde açıldı. 

Soru: “Üniversitede ve eğitimde nicelik mi, nitelik mi?” sorusudur…

Ne yazık ki, Türkiye’de uygulanan neoliberal ekonomik politikalar kamusal eğitimi de geriletmiş ve üniversiteleri/eğitimi adeta bir yatırım aracına indirgemiştir.

Burada bitmemektedir. Üniversite diplomasındaki enflasyonist gelişme bir başka sonuca daha yol açmaktadır: “daha fazla diploma ile fark yaratabilmek adına birden çok üniversite bitirmenin veya lisans üstü eğitim yapmanın yaygınlaşması.”

Yani, işverenler ve iş başvurusunda bulunan gençlerin  çok büyük bir kısmı  aldıkları lisans ve lisans üstü diplomalarının gelecekteki işlerini daha üretken bir şekilde yapmalarını sağlamıyacağını bilerek bu diplomaları işe girebilmek adına talep etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu insanların yaşadığı devletler de  üniversite enflasyonuna  yol açan koşulları değiştirmek yerine  devlet üniversiteleri açarak enflasyonist gidişi adeta teşvik etmektedirler. Özel üniversitelerin serbest olduğu ülkelerdeki özel sektör sermayesi de kar etmek amacıyla eğitime kaynak akıtmaya devam ederek birlikte katkı sağladıkları ciddi bir zaman ve kaynak israfının paydaşları oluyorlar.

Bir kısım ülkelerin üniversite öğrencisi oranlarına bakalım: Kore %96, Arjantin %68, Yunanistan %92, Finlandiya %94, ABD % 82, İsviçre %47. Daha fazlasını yazmıyorum. Yunanistan’ın  %92’lik üniversite öğrencisi oranı, dünyadaki en yüksek üretkenlik düzeyine sahip ülkelerden biri olan isviçre’nin neredeyse 2 katı düzeyindedir.

Özür dileyerek tekrarlayalım. Çünkü çok önemli!

Yazdıklarımıza göre temel eğitim ve yüksek eğitim düzeyi ile  bir ülkenin zenginliği, yani kalkınmış olma durumu arasında doğrusal ilişki olduğu kanıtlanamamıştır. Aksini gösteren pek çok araştırma sözkonusudur.  Gelişmiş ülkeleri yoksul ülkelerden ayıran birey bazında ne kadar iyi eğitimli olduklarından daha çok “yüksek verimlilikle çalışan üretken kurumlar (şirketler) ve sosyo-ekonomik organizasyonları oluşturabilme kapasiteleridir.”

Yani:

  • Bu tür şirketleri (Mercedes, Samsung vb.) oluşturmayı teşvik eden kurumsal çerçeveyi yaratmak,
  • Ulusal sanayiyi koruyan ve destekleyen bir ticaret rejimi, uzun vadeli yatırımların gerekli koşulu olan sabırlı sermaye (Sabırlı Sermaye kavramı: Sınırlı sorumlu şirketler ve onların hisselerini alarak ortak olan hisse yatırımcıları, genellikle şirketlerin kısa vadeli karlılığına odaklanır. Kısa vadeli karlılık odaklanması ve şirket yöneticilerinin ortak beklentilerini tatmin stratejisi gütmesi ise şirketlerin uzun vadeli büyümesine yönelik önemli yatırımları engelleyebilir. Sözkonusu yatırımların yapılması için kullanılabilecek kaynakların, hissedarların kısa vadeli kar beklentilerine  feda edilmemesi için sabırlı sermaye gereklidir.) için düzenlenmiş  bir mali sistem,
  • Sermaye ve çalışan insanların haklarını güvenceleyen bir hukuksal ve ekonomik altyapı,
  • Üretkenlik ve farklı bilgiye sahip olabilmek için gereken AR-GE düzeyini sağlayacak bir teşvik mekanizması,
  • Gerçekten üretken bir eğitim altyapısı için gerekli düzenlemeler.

Gelişmekte olan ülkelerin asıl ihtiyacı olan bunlardır.

Eğitim, özellikle yukarıda açıkladığım bugünkü egemen dinamikler noktasında kaldıkça, temel ve yüksek eğitim bazında genel olarak ekonomik üretkenlikle ilgili değildir. Dolayısıyla da, eğitimi ekonomik refahımızı artıracağı umuduyla yaygınlaştırarak kalkınamayız. Gelişmiş ekonomilerde (refah toplumları) eğitime daha fazla kaynak aktarılması, bu ülkeler zaten bugünkü durumlarıyla gelişmiş üretkenlik aşamasını temsil ettiklerinden nisbeten önemsiz görülebilir. Ancak, gelişmekte olan ülkelerdeki eğitim konusundaki yanlış odaklanma, kıt olan kaynakların daha da yanlış kullanılmasına yol açarak, bu ülkelerin  kalkınmalarını kolaylaştırmak yerine çok daha ciddi geciktirici sonuçlara da yol açabilir.

 

NEOLİBERALİZM SİZİ İŞSİZ BIRAKIYOR

1945-1973 Dönemi “Kapitalizmin Altın Çağı”ndaki düşük işsizlik oranları hayal olmuştur.

Neoliberal kapitalist ekonomilerde son 50 yıllık süreçte ortalama işsizlik oranları yükseliş trendindedir.

Yaklaşan 22.YY insani kol ve beyin gücünün yerini almaya aday  makine ve yapay zekaların yüzyılı olacak!

Neoliberal ekonomist ve politika uygulayıcıları, “iş güvencesizleştirmesini” savunarak istihdam maliyetlerini minimum düzeyde tutmayı amaçlıyorlar.

Çalışma tarihinin  büyük kısmında, çalışma yaşamı, insanın en temel insani hakkı olan “kendinin sahibi olma” hakkının ihlaline sahne olmuştur. Kölelik dediğimiz olay da budur. Yani, insanın bir mal olarak alınıp satılması.

Ülkemizde her ile üniversite yapmak, mezunlarına iş bulma amacı gütmüyor artık…

2008 Ekonomik krizinin temel sebebi, özetle finans piyasasının aşırı liberalleşmesiydi. Buna rağmen, sözkonusu krizin tekrarlanmasını önleyecek mahiyette finansal reformların  yapılmadığını düşünüyorum.

Krizin ardından, ilk başta gelişmiş ekonomi yönetimleri çok büyük bütçe açıkları yaratacak Keynesyen makroekonomik politikalar uyguladılar. Yani, kamu harcamalarını kesmediler ve hatta arttırdılar. Önemli finansal ve sanayi firmaları kamu parasıyla kurtarıldı. Merkez bankaları faizleri en düşük seviyelere kadar indirdi. Faizleri daha da düşürme imkanı olmadığında ise parasal genişleme yoluna gittiler.

Sonra ne oldu?

2010 Yılında Yunanistan krizinde istedikleri çok farklı oldu: “Denk Bütçe” yaklaşımı. Yani, harcamaların kısılmasına yönelik bir program. Bu yaman çelişkiyi daha sonra ayrıca yazacağız.

2008 krizinin dünyada 80 milyon kişinin işsiz kalmasına yol açtığı sanılıyor.

Bu insanların kaçı yeni işlere girebilmeyi başarmış olabilir?

Kapitalist ekonomilerde ortalama olarak işsizlik son 50 yıllık dönemde azalmamıştır. Hatta, tam tersi bir eğilim oluşmuştur.

1945 – 1973 yılları arasındaki dönem “Kapitalizmin Altın Çağı” olarak kabul edilir. Çünkü bu dönemde Batı Avrupa ve ABD  ekonomileri hızla büyümüş, düşük işsizlik seviyeleri ile tam istihdama çok yakın bir dengeyi sağlayabilmişlerdir.

Bu dönemde Japonya ve Batı Avrupa’daki işsizlik oranları ortalama olarak %1-2, ABD’de ise 3-5 düzeylerindeydi.

1970’li yıllardan sonra zengin ülkelerde %5-10’luk ortalama işsizlik oranları standart oldu. Sadece, Japonya, İsviçre, Hollanda, Norveç gibi bir kısım ülkelerde işsizlik oranları %5’lerin altında kalabildi.

2008 krizi sonrasında ise bu ülkelerdeki işsizlik oranlarının %10-25 bandına doğru yükseldiğini gördük (Gelişmekte olan ülkelerdeki çok daha yüksek örnekleri ihmal ediyorum).

Şimdi bir miktar gerilemiş olsa da  neoliberal kapitalist ekonomilerdeki ortalama işsizlik oranlarının altın çağdaki düşük işsizlik oranlarından sürekli uzaklaşan bir trend oluşturduğunu saptamamız gerekiyor.

Çünkü, neoliberal kapitalist ekonomilerde enflasyonun yükselmesinden korkulduğu kadar işsizlik oranlarının yükselmesinden korkulmuyor. Hatta, pek açıkça söylenmese de belirli orandaki işsiz stoku çalışan ücretlerinin belirli seviyelerde tutulması için arzu ediliyor.

Yani, dünya kalkınma ekonomisi tarihi, bize kapitalizmin Altın Çağı’nın ardından, özellikle gelişmekte olan ülkelerde işsizlik oranlarının ciddi bir  yükselme trendi oluşturduğunu, bundan sonra neoliberal politikalar uygulayarak kısa dönemler dışında ve kalıcı olarak  eski düşük seviyelere dönülmesinin pek de olası olmadığını gösteriyor.

Üstelik, yaklaşan 22. YY  insan kol ve beyin gücünün yerini almaya aday makine ve  yapay zekaların yüzyılı olacak.

Makine ve yapay zekalar üretim ortamına bugüne kadar olandan çok daha fazla oranda egemen oldukça, mevcut işsizlik oranlarının düşmesi değil, çok daha yükselmesi öngörülebilir ancak…

Evet. Çalışanlar için acı gerçek bu!

Bu gerçeği öngörerek, en fazla/farklı bilgiyi üretmek üzere yatırım, üretim ve dağıtım kararlarını  vermeyi başararak en uygun eğitim ve üretim organizasyonlarını gerçekleştiren ülkeler 22.YY’da  bu durumdan en az etkilenenler olacak.

21.YY’son çeyreğinde ve özellikle 1980’den sonra uygulaması yaygınlık kazanan neoliberal ekonomik politikalar sonucunda  meydana gelen çok önemli bir değişim  “iş güvencesinde büyük düşüş yaşanmasıdır.”

Evet, neoliberal ekonomistler ve politika uygulayıcıları “iş güvencesizleştirmesini savunarak” istihdam maliyetlerini minimum düzeyde tutmayı amaçlıyorlar.

Bu politikaların çok farklı yansımaları var. Bir örnekleme yapalım…

Tıp eğitimi özellikle 21.YY’ın son çeyreğinden itibaren pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomide gençlerin favorisi oldu.

Tıp branşı en eski ve en önemli mesleklerden biridir kuşkusuz.

Nüfusun yaş ortalamasının artması nedeniyle son 30-40 yıllık dönemde doktorların gelirleri mi yükseldi?

Olabilir.

Ancak, pek çok ülkede artan doktor arzı ve devletlerin zorunlu çalışma düzenlemeleri gibi nedenlerle gelirleri nisbi olarak artmıyor, hatta azalıyor.

Yaşam boyu iş geleneğiyle bildiğimiz Japonya ve Kore gibi ülkeler de dahil olmak üzere dünyanın önemli sayıda ülkesinde neoliberalizm  40-50’li yaşlara gelmiş çalışanları -emeklilik öncesi- kurumsal yapılardan dışlıyor ve  sonraki kuşağa yer açmak için bir kısım “teşvik!” mekanizmaları uyguluyor (Bu işler sadece bizim ülkemizde olmuyor).

Sözkonusu mekanizmaların kanlı yada kansız oluş şekli ise ülkelerdeki çalışma yasalarına, sendikalılık düzeyine, kültüre ve işverenin vicdanına bağlı olarak oldukça geniş bir yelpazede değişebiliyor.

Emeklilik hakkını kazanmadan işini kaybeden eski kuşak çalışanların yeni iş bulma ve devlet desteğinden yararlanma imkanları da genel olarak son derece yetersiz düzeyde. Batı ve Kuzey Avrupa ülkeleri çalışanları bu anlamda biraz daha iyi durumda. Buralardaki sosyal devlet uygulamaları  ABD ve Kore gibi ülkeler ile kıyaslandığında yine de daha üst düzeyde.

ABD’li ortalama bir işçinin, Avrupalı ortalama bir işçiye kıyasla  işten çıkarma içeren endüstriyel yeniden yapılanma projelerine belirtilen nedenle çok daha fazla direnç gösteriyor olması da doğal. Elbette, bu direnç Avrupa’daki gibi güçlü sendikal gelenek olmadığından örgütsel olmaktan çok bireysel bazlı.

“İş güvencesizleştirmesi” insanların işlerinde daha sıkı çalışmasını sağlayabilir mi?

Cevap evettir. Neoliberaller, iş güvencesizleştirmesiyle bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefliyorlar. Hedeflenen kuşlardan biri, çalışanların sürekli işlerini kaybetme korkusunun canlı tutulması suretiyle sıkı çalışmalarının temin edilmesidir. Bir diğeri ise işgücü maliyetlerinin düşürülmesidir.

Ancak, ekonomi bazında yeteneğe göre iş dağılımı bozuk gerçekleşiyor ise bu durum, en azından çalışanların önemli bir kısmı için konumlandıkları yanlış işlerde sıkı çalışma yapmaları anlamına gelir. Yani, bu durum aslında yeteneklerine göre yanlış gerçekleşmiş pozisyonlarını korumaya çalışmaları demektir.

Evet, iş güvencesizliğindeki büyük artış, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerdeki eğitim sistemlerinin yeteneğe göre eğitim dağılımında oldukça başarısız olmasına katkı yapar hale gelmesiyle sonuçlanmıştır.

Sonuç olarak, böyle bir atmosferde, aileler de çocuklarını doktor ve avukat gibi kendi istedikleri zamana kadar çalışma imkanı veren mesleklere kanalize etmeye gayret ediyorlar. Bir doktor, herhangi bir kurumda çalışmasa bile evinde hasta bakarak yine de mesleğini istediği zamana kadar sürdürebilir. Avukatlık da böyle bir meslek olduğundan sadece bu nedenle bile son 40-50 yıldır çok fazla tercih edilen bir meslek olmuştur.

Ailelerin ve gençlerin bireysel olarak  iş güvencelerini düşünerek böyle tercihler yapmaları kendileri yönünden doğru olsa da bulundukları ekonominin tümü bakımından yetenek dağılımının  yanlış gerçekleşmesi sonucunu doğurur.

Ekonomide yeteneğe göre iş dağılımının bozulması ise  ekonomik verimlilik ve dinamizmi azaltıcı etki yapar. Ekonominin tüm potansiyelini ortaya koymasına engel olan bir faktör olur.

Neoliberal ekonomik politikaların ekonomik verimlilik ve dinamizmi azaltıcı etkisinin bir önemli sebebi de budur.

Konu “yeteneğe göre eğitim – yeteneğe göre iş – en yeteneklilerin en uygun işe yerleştirilmesi”  olduğunda gelişmiş ekonomiler ile gelişmekte olanlar arasında çok çok önemli bir başka farklılık daha mevcuttur.

Gelişmekte olan ülkelerde işe girmek için bir toplumsal alt gruba üye olmak yetenek ve eğitimden çok daha önemli bir unsur olabilir. Yani, belirli feodal bağlantılara sahip olduğu  yada  belirli bir siyasi görüşü benimsediği için işe kabul edilen insan sayısı yüksek olabilir. Dolayısıyla, bu sebep de “eğitim – yetenek – iş dağılımı”nın yanlış oluşmasına katkı yapan bir unsur olarak ortaya çıkabilir.  Bir başka deyişle, liyakate göre  iş dağılımının olup olmaması da yetenek – iş dağılımını etkileyen önemli bir etkendir.  Gelişmiş ülkelerin ise liyakate göre iş dağılımı konusunda genellikle daha iyi düzeyde örgütlenmiş olduğunu görüyoruz.

Çalışma konusunda yazınca birkaç konuya daha değinmeden olmaz.

Neoliberallere göre çalışmanın sıkıntısına katlanmamızın sebebi, çalışmamız karşılığında kazandığımız geliri kullanarak satın aldığımız mallardan sağladığımız faydadır.

Oysa, çalışmak insanların önemli bir kısmı için sadece bir gelir elde etme aracından daha fazla anlam taşır. Çalışma, işyerinde geçirdiğimiz zaman ve ortama bağlı olarak fizyolojik ve psikolojik durumumuzu etkileyen çok önemli bir olgudur.

Fiziksel yanı işin daha çok kolaylık/zorluk, tehlikelilik, sağlık için zararlılık, yaratıcılık gibi nitelikleriyle ilgiliyken, psikolojik yönü çalışma koşulları ve iş güvencesiyle daha çok ilgilidir.

Birçok ekonomiste  göre  çalışan, kabul ettiği işi karşılığında aldığı ücret ile işteki kötü şartlar da dahil bütün koşulları kabul etmiştir. Ücreti, çalışma koşullarının tamamının karşılığıdır.

Diğer yandan, neoliberaller refah devleti ve sosyal devlet kavramlarına mahiyeti gereği karşı olduklarından, çalışan geniş insan yığınlarının emeklilik koşullarını iyileştirmek bir yana, mevcut kazanımlarını bile fazla görüyorlar.

1905 Yılında ABD yüksek mahkemesi New York eyaleti fırın işçileri için yürürlüğe koymuş olduğu 10 saati aşan çalışma saati yasağını “işçilerin diledikleri kadar çalışma özgürlüğünü ortadan kaldırdığı” gerekçesiyle anayasaya aykırı bulmuştu.

Güzel ironi değil mi?

Aslında, bu noktada sorulması gereken en önemli soru: çalışanların sözkonusu çalışma koşullarını kabul etttikleri işleri seçtikleri ortamdaki koşulların değiştirilmesine gerek olup olmadığıdır.

Geçinmek için parası olmadığından kötü koşullarda çalışmayı kabul eden bir insanın sözkonusu işi kabul ederken/seçerken olan özgürlüğü ne kadardır?

Hemen yazalım: “bu özgürlük değil, aslında bir mahkumiyettir.”

İnsanların çoğunluğu için çalışma eylemi temel insan haklarıyla ilgilidir. Çalışma tarihinin büyük kısmında, çalışma yaşamı insanın en temel insani hakkı olan “kendi kendinin sahibi olma” hakkının ihlaline sahne olmuştur. Kölelik dediğimiz olay tam da budur. Yani, insanın bir mal olarak alınıp satılması.

16-18. YY arasındaki klasik kapitalist sömürgecilik döneminde 12 milyon civarında Afrikalının, Avrupalı ve Araplar tarafından köle olarak ülkelerinden alındığı tahmin edilir.

Sözkonusu olayın köle yapılan insanlar ve onların nesline olan etkileri kadar, onların koparıldığı toplumlar üzerindeki etkileri de önemlidir. Köleleştirilenler yaşadıkları toplumların fiziksel olarak iyi durumdaki genç üyeleriydi. Onların alınıp götürülmeleri toplumlarını önemli bir üretim ve korunma  gücünden yoksun bırakmıştır. Nedense konunun bu yönü üzerinde çok fazla durulmuyor!

Neyse…

19.YY’da kölelik kaldırıldı. Ardından yaklaşık 1.5 milyon civarında Hintli ve Çinli kölelik boşluğunu doldurmak için sözleşmeli işçi olarak köleliği kaldıran kapitalist ülkelere gittiler.Yani, Batı Avrupa ve ABD’ne…

Sözleşmeli işçilik denilen olayı bilir misiniz?

Bir kısa özet yapalım. Köle sahibinin yerini bu defa işveren almıştı. Sözleşmeli işçinin iş değiştirme hakkı yoktu. Sözleşmeler genellikle 3-10 yıllık olarak yapılmaktaydı. Toplumsal ve siyasal hakların çoğundan yoksundular. Yaşadıkları koşullar da kölelerinkinden “bir tık” iyiydi.

Evet, köprülerin altından çok sular aktı!

Günümüzde yine çok sayıda insan temel insan haklarını ihlaline yol açan koşullarda çalışıyor, ama yasal olarak kölelik yok.

Yine göçmen (kaçak yada kaçak olmayan) işçiler var. Çeşitli şekillerde zorla çalıştırılmakta olan çok sayıda insan var. Bir kısmı tehdit (fiziksel zorlama) ile bir diğer kısmı ise borçlandırılarak (parasal zorlama) çalışmaya zorlanıyor…

(Tam burada, çağdaş köleliliğin, çağdaş borçlandırma araçları kullanılarak bir anlamda devam ettiğini yazarsam acımasız bir sistem eleştirisi de yapmış olurum.)

Çalışma eylemi, genellikle insanların tüketimde kullanmak üzere gelir elde etme amacıyla katlanmak zorunda olduğu bir zahmet olarak değerlendiriliyor.

İnsanları tüketim amaçlı robotlara dönüştüren bu anlayış dünya kaynaklarını hızla tüketerek ve dünyamızı hızla kirleterek yaşanmaz hale getiriyor. Bu anlayış devam ettikçe insanların çok büyük kısmı borçluluktan kurtulamayan bir israf ekonomisinin mutsuz tüketim unsurları olabilir ancak…

Kapitalist ekonominin basit tanımı, “Üretimin, tüketici ihtiyacı veya siyasal otoritenin talimatları doğrultusunda değil, kar maksimizasyonu amacı doğrultusunda  organize edildiği ekonomidir.”

Kar etme amacı kapitalist ekonominin olmazsa olmazıdır. Öyle bir amaçtır ki, doğru yönlendirilmediğinde herşeyi yok edebilir. Örneğin, bir ulusal ekonominin kalkınma yolculuğunu engelleyebilir, örneğin insanlığı yok olmaya götürebilir. Örneğin temiz yaratılmış dünyamızın güzellikleri yok edilir. Örneğin ülkeler yok edilir.

Bu nedenle, devlet tarafından kar amacının doğru yönlendirilip sınırlandırılması, sadece ülkelerin hızlı kalkınması için değil  aslında “insanlığın selameti” için son derece gereklidir.

Bu nedenle, “Bırakınız Yapsınlar” diyemezsiniz!

Devlet, var olduğu her toplumda birincil düzenleyici otorite olarak yer almak durumundadır. Minimal devlet savı kar maksimizasyonunun antitezi değildir. Hiç olmamıştır.

Toplumsal ve milli çıkarlar doğrultusunda gerekli ve yeterli düzenlemeleri yapan devlet ekonomik kalkınmanın temel organizatörüdür. 18.YY’da İngiltere’de, 19.YY’da ABD’de devlet böyle bir devletti. Japon ve Kore gibi mucize ekonomilerdeki devlet böyle bir devletti. Bugün Çin mucizesinin arkasındaki devlet böyle bir devlettir. Batı ve Kuzey Avrupa’da gelişmiş ekonomileri yaratan devlet böyle bir devletti.

2019 Yılı Haziran ayı itibariyle TÜİK verilerine göre 4.2 milyon işsizimiz var. Üniversite mezunları sözkonusu işsizler ordusunun %25’ini oluşturuyor. Ne diyorlar: “her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok!” O zaman her ile üniversite yapmak, ülkemizde çocuklarımızın iş bulmasını sağlamak amacını gütmüyor artık.  Her ile açılan özel üniversiteler karlı görüldüğü sürece açılmaya devam edecekler ve insanların iş bulma umutlarına derman olmadıkları anlaşıldığında da açıldıkları gibi kapanacaklar günü geldiğinde. Oysa, anneler ve babalar, ellerindeki imkanları sonuna kadar çocuklarını okutmak için kullanırlarken, sadece daha bilgili olmalarını değil, daha kolay iş bulabilmelerini amaçlıyorlardı. Bir üniversite diploması yetmiyor şimdilerde. İki diplomalı üniversiteli işsizler de çoğalıyor giderek.  Türk eğitim sisteminin iş sahibi yapmaya yetmediğini gören ve daha fazla imkanı olan bir avuç aile ise çocuklarının mezun olduğunda işsiz kalmaması için başka ülkelerin eğitim sisteminden yardım bekliyor! 

Milli eğitim bu değil. Olmamalı. Milli eğitim, milli ekonomiye gerekli insan gücünün yetiştirilmesini sağlayan milli üretim gücünü yaratan ve destekleyen eğitim demek.  Milli eğitimin milli ekonomi yönetimi ile koordinasyonu bunun için önemli. Bu koordinasyonu sağlayamazsanız, sürekli işsiz üreten üniversiteleriniz  ve eğitim sisteminiz ülke kalkınmasına gereği gibi hizmet edemez hale gelir. Ve Türkiye’de  gelmiş durumdadır.

-Bu yazdıklamızı kim yapacak?

-Devlet yapacak.

-Devlet yapamazsa ne olur?

-İşte bugünkü gibi olur.

 

Neoliberalizmin “Devleti Minimalleştirme” masalı ile hiçbir temel ekonomik sorununuzu çözemezsiniz. Serbest bırakılmış kar güdüsü ve uluslararası finans kapitalin tek başına ülkenizi kalkındıracağını beklemek ise hayalciliktir.

Kalkınmak için ulusal ekonominizi akılcılıkla planlamak ve kalkınma için etkin bilgi üretim organizasyonunu mutlaka başarmak zorundasınız.

 

DIŞ BORÇLANMAMIZ KALKINMA İÇİN POZİTİF VERİMLİLİKTE KULLANILABİLİYOR MU?

Türkiye’nin dış borç – büyüme ilişkisine rakamsal bir bakış.

Yurt dışından alınan borçlar büyümeye pozitif katkı yapacak etkinlikte kullanılıyor mu?

Türk ekonomisi yurt dışından alınan her 1 dolarlık borca karşılık kaç dolarlık GSYH yaratabiliyor?

Özellikle son dönemde Türkiye’nin dış borç – büyüme ilişkisine baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz merak ettim. Öyle ya, gelişmekte olan bir ülkenin dış borç almasının en önemli nedenlerinden biri de yurt dışından alınan borçların etkin kullanılmasıyla gerçekleştirilecek yatırımlar aracılığıyla  ülke ekonomisinin büyümesine, kalkınmasına pozitif katkı yapmasıdır.

Ben de Türkiye’nin yurt dışından aldığı borcun seyri ile ülkenin büyüme rakamlarını karşılaştırarak, alınan dış borcun ülke kalkınmasında ne ölçüde etkin kullanıldığını değerlendirmek için küçük bir çalışma yaptım.

Aşağıdaki tablodaki  verilerin tamamı “Başbakanlık Hazine ve Maliye Bakanlığı”  aylık ve yıllık “Kamu Borç Yönetimi Raporları”ndaki bilgilerden derlenmiştir.

Hazırladığım tabloda, “mavi” zeminli satırlarda Türkiye’nin 2010 -2017 dönemindeki yıllık GSYH  ve Brüt Borç Stoku toplam rakamları milyar ABD doları olarak yer almaktadır.

Hemen altında “kırmızı” renk ile oluşturulan tablo satırında brüt borç stoku rakamının GSYH’ya oranlarını yıllık olarak  gösterdim. Tablonun sağ tarafındaki  “Fark Tutar ve Fark %” rakamları,  2010 yılına göre 2017 yılındaki artış tutarı ve oranlarıdır.

Belirtilen rakam satırlarının altındaki “yeşil” renkli  tablo satırında ise Türk ekonomisinin 2010 -2017 döneminde aldığı  “1 ABD dolarlık dış borca karşılık yaratabildiği ABD doları cinsinden GSYH büyümesi rakamı” gösterilmiştir (Burası önemlidir).

 

 

Gelin şimdi tablo ile ilgili tespitlerimizi yazalım:

  • Ülke GSYH’ı sözkonusu dönemdeki en yüksek seviyesine 2013 yılında ulaşmış, daha sonra düşüşe geçmiştir. Başka bir deyişle, GSYH yükseliş trendi 2013 yılında bozulmuştur.
  • Brüt dış borç stoku genel bir yükseliş trendi oluşturmuş ve sonuçta 2017 seviyesi 2010 yılındakinin %56 üzerinde gerçekleşmiştir.
  • Brüt borç stoku/GSYH oranı 2010 yılında %38 seviyelerindeyken, 2013 yılında %40’ı aşmış, 2017 yılında ise %53 seviyelerine yükselmiştir. Bu oran dikkat çekici yüksek bir orandır.
  • 2010 – 2017 Döneminde Türk ekonomisinin 1 ABD dolarlık dış borca karşılık yaratabildiği GSYH ise 0,48 ABD dolarıdır. Dolayısıyla, alınan dış borcun ekonomik verimliliği düşük alanlarda kullanıldığını ve alınan her 1 dolarlık borca karşılık ancak 0,48 dolarlık GSYH yaratılabilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

 

Demek ki, Türkiye belirtilen dönemde aldığı dış borçları verimli yatırımlara kanalize etmeyi başaramamıştır. Rakamlar bize bu gerçeği açıkça göstermektedir.  Aldığı her 1 dolarlık borca karşılık  1 doların yarısından bile daha az büyüme yaratabilmiştir.

Oysa, dış borç alınmasının temel nedeni ülke ekonomisinin büyümesi için gerek duyduğu yatırımların yapılmasıdır. Alınan  dış borçları büyümenizi sağlayacak yatırımlarda verimli şekilde  kullanırsanız aldığınız dış borcun büyümedeki getirisi pozitif olur.  Ne yazık ki, 2010 – 2017 döneminde “dış borç – ekonomik kalkınma ilişkisi yönünden” ülke ekonomimizde bu pozitif durum oluşmamıştır.

 

blank

blank
A.Can Ayışık