ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ ve MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün KONGREDEKİ AÇILIŞ KONUŞMASI

Last Updated on 16/06/2024 by ahmet can ayışık

blank

 

 

 

İzmir İktisat Kongresi Açılışında Mustafa Kemal Atatürk’ün Yaptığı Konuşma ve İzmir İktisat Kongresi’nin Önemi

İzmir İktisat Kongresi, 29 Ekim 1923’de ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve cumhuriyet devrimlerinin temel ekonomik metnidir.

Unutmayalım ki, 1923 yılında yorgun, eğitimsiz %75’i köylerde yaşayan bir nüfusun kişi başına düşen milli geliri sadece 45 dolarlar civarındadır. Ülkenin ihracatı 51, ithalatı ise 87 milyon dolarlar düzeyindedir. Buğday üretimi 1 milyon tonun, pamuk üretimi 100.000 tonun altındadır.

Ülke bu durumdayken toplanır Kongre!

İddia ediyorum ki, bugün için webde okumakta olduğunuz benim hazırladığım kadar kapsamlı bir kaynak bulamazsınız. 

İzninizle devam etmeden birkaç saptama daha yapmamız gerekiyor:

  • Osmanlı’dan cumhuriyete sadece 4 büyük sanayi tesisi devroldu; bunlar Hereke İpek Dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri Fabrikaları idi. Geri kalan yabancı işletmelerin “millileştirilmesi” sorunu ortadaydı.
  •  %85’i yabancıların kontrolünde bir sanayi, %90’ı okuma-yazma bilmeyen bir halk ve dış borca batık bir ekonomiydi sözkonusu olan.
  • 1923’de cumhuriyet ilan edilirken, yurtiçi fabrika üretiminin yurt içi tüketimi karşılama oranları; pamuklu kumaşlarda %10, yünlü kumaşlarda %40, ipekli kumaşlarda %5, sabunda %20, buğday ununda %60 civarındaydı. 40 Bin köyün 37 bininde yol, dükkan ve okul yoktu. Ülke 3 beyaza (bez-şeker-un) muhtaçtı. Porselen, cam, kiremit, çatal-bıçak ithal ediliyordu.
  • Balkan Savaşı, Cihan Savaşı ve ardından gelen İstiklal Savaşı; ülkenin insani sermayesini eritmişti. Anadolu’daki hayvan varlığının %75’i yok olmuştu. Sermaye, teknik bilgi ve teknik personel neredeyse hiç yoktu. Ulaşım altyapısı perişandı.
  • Türkiye Cumhuriyeti 1929 yılına kadar ithalata bağımsız gümrük tarifesi belirleyemedi; yabancı devletler Lozan’da, kapitülasyonlar ile elde ettikleri ayrıcalıkları sonuna kadar savundular ve ithal gümrüklerini bağımsız belirleme yetkisini öyle hemen vermediler. 

İşte, İzmir İktisat Kongresi, devralınan bu kötü ve gayrımilli ekonomik yapıyı  “bağımsız ulusal ekonomik yapıya dönüştürebilmek için bir yol arayışıdır” efendim!

Cumhuriyetin devraldığı bu olumsuz ekonomik yapı bilinmeden, ne devletin kumaş üretmesini, ayakkabı yapmasını; ne dış borç almadan kendi ayakları üzerinde durabilme çabasını, ne de şeker pancarı fabrikası kurmasını anlayamayız.

Ülkede yatırım yapmak isterseniz sermaye ve girişimcisi yok; fabrikayı kursanız çalışacak  eğitilmiş işçisi-teknisyeni yok; ürettiğiniz malı piyasaya götürecek uygun ulaşım altyapısı yok; küçük-orta işletmeli ve düşük verimlilikli harabe bir tarımsal yapı mevcut; eğitim ve sağlık sistemleri neredeyse sıfırdan kurulmak zorunda…

Bizi o günlerden çıkartanları saygı ile anarak devam ediyoruz…

izmir iktisat kongresi açılış fotoğraf
İzmir İktisat Kongresi Açılışı

Bu nedenle, “İzmir İktisat Kongresi” adıyla anılan I.Türkiye İktisat Kongresi, Türkiye’nin yakın dönem tarihinin en önemli olaylarından birisi olarak kabul edilmelidir. Kongrede, savaştan çıkmış bir ülkenin “tam bağımsızlık” ülküsünün ekonomik aşamalarının ele alınması ve mazlum bir milletin yeniden ayağa kaldırdığı bir devletin “emperyalizme kafa attığı” bir dönemde toplanması, bu kongreyi özel ve önemli kılan hususlardan sadece ikisidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla birlikte başlamış olan Milli Mücadele, mücadelenin son ayağı olan 30 Ağustos 1922 tarihli Büyük Taarruz ile  birlikte adım adım askeri zafere doğru ilerlerken, özellikle Batı Anadolu ve çevresinde büyük göçlerin ve bu göçlere bağlı olarak ağır tahribatların ve yıkımların yaşandığı görülmüştür. Bir zamanlar işgalci konumunda olanlar, işgal ettikleri yerleri terk ederlerken, geride hiçbir şey bırakmamak adına mahalleleri, kentleri ateşe vererek geldikleri yerlere kaçmaya başladılar. İşgalcilerle birlikte önemli sayıda Ortodoks nüfus da onlarla birlikte Anadolu’yu terk etmek zorunda kaldı. Kentlerin ağır tahribata uğramasının yanısıra, çoğunluğu ticaretle uğraşan Ortodoks nüfusun Anadolu’yu terk etmesi, ülkenin karşılaştığı ekonomik sorunları daha da ağırlaştırdı. Elbette, sözkonusu  ekonomik sorunlar, o dönemde ülke ticaretinin can damarı şehirlerinden biri durumundaki İzmir’de çok daha yoğun hissedilmiştir. Nitekim, pek çok yabancı ticari kuruluşun terk ettiği  İzmir Limanı ticaret potansiyelini kaybetmiş ve şehirde kalifiye eleman açığı had safhaya ulaşmıştır. Tam da bu sıkıntıların iyiden iyiye hissedilir hale geldiği dönemde toplanan Lozan Barış Konferansı, emperyalist devletlerin savaştan galip ayrılmış yeni Türkiye’yi  ekonomik alanda yenme mücadelesine dönüşmüştür. Yani, savaşta başarısız olanlar, Türkiyeyi ekonomik ve siyasi olarak kazançsız kılmak için Lozan Konferansı’nda elbirliği halindeydiler.

Müttefiklerin özellikle “kapitülasyonlar, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun yaptığı borçları ödeme tarzı ve imtiyazlar” üzerinde yoğunlaşan taleplerinin “tam bağımsızlık” ilkesiyle  konferansa katılan İsmet Paşa ve ekibi tarafından kabul edilmeyişi, konferansın kesintiye uğramasına sebep olmuştu. Lozan Barış Konferansı’nın kesintiye uğramasının ardından toplanan ve Türkiye’nin ekonomik alanda yol haritasının çizildiği İzmir İktisat Kongresi, Ankara’daki devletin, tüm dünyaya konferansın kesilmesinden önce de izlemekte olduğu, “ekonomik kurtuluşun askeri kurtuluşu izleyeceği” yaklaşımını, konferansın devamında da tavizsiz sürdüreceği mesajını vermesi bakımından ayrıca önemlidir.

Konferansın bir önemli amacı buydu…

Kurtuluş mücadelesini başarıyla tamamlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi, ülkeyi yeniden ayağa kaldırabilmek için gerekli olan ekonomik alanda henüz net bir politika belirlememişti.  O dönemdeki tam bağımsızlık söyleminin en önemli ayaklarından birisi olan ekonomik bağımsızlık vurgusu, aslında yalnız imtiyazların ve kapitülasyonların kaldırılmasını anlatmıyordu, ancak, belirginlik söz konusu olmayan, geniş bir ekonomik gri alan vardı. Diğer yandan, o dönemde, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile kurduğu yakın ilişkiler, kapitalist müttefikler cephesini oldukça kaygılandırıyordu. Bu durumun farkında olan Ekonomi Bakanı (İktisat Vekili) Mahmut Esat Bozkurt, 5 Ocak 1923 tarihinde iktisadi konuların görüşüleceği bir kongre fikrini ortaya atmıştı. Mahmut Esat Bozkurt’un önerisine göre Ankara’da Şubat 1923’de gerçekleştirilecek kongreye çiftçi, tüccar, sanayici, işçi ve iktisadi kuruluşların temsilcileri  katılacaktı.

Mahmut Esat Bozkurt’un kongre toplanması fikri kabul görmüş, ancak kongrenin başkent Ankara’da değil, işgali ile Kuvayi Milliye ruhunun doğuşuna öncülük eden, yakılıp yıkılarak işgalin acı faturasını misliyle ödeyen ve bu nedenle Mustafa Kemal Paşa’nın barış görüşmelerinin (Lozan’dan önce) gerçekleştirileceği yer olarak önerdiği İzmir’de toplanması kararlaştırılmıştır. Böylece Milli Mücadele’nin başladığı ve zaferle neticelendiği yer olarak simgeleşen İzmir, aynı zamanda tam bağımsız Türkiye’nin tam bağımsız ekonomisinin hayata geçirildiği kent olarak tarihteki konumunu güçlendirecektir. Ana düşünce budur.

Kongrenin İzmir’de toplanması kararının ardından çalışmalar hemen başlamış ve ilk iş kongrenin toplanacağı salonun tespit edilmesi olmuştur. Kentin en seçkin binalarının büyük yangından zarar görmüş olması nedeniyle kongrenin toplanacağı yer konusu önemli bir sorun haline gelmiştir. İlk olarak, o zamanki adı İttihat ve Terakki Mektebi olan, bugünkü İzmir Kız Lisesi’nde toplanması düşünülse de daha sonra hem bulunduğu konum hem de kalabalık grupları ağırlayabilecek kapasitede olması nedeniyle Osmanlı Bankası’nın deposu olarak kullanılan “Aram Hamparsumyan Üzüm-İncir İşletmesi Binası”nda karar kılınmıştır.

Böylece, 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihlerinde toplumu  oluşturan çeşitli sınıfları  temsil eden 1.135 delege ile İzmir İktisat Kongresi toplanmıştır. 500’den fazla  kadın izleyici ile birlikte toplam katılımcı sayısı ise 3.000’i aşmıştır.

Değerli okuyucu şimdi yazacağıma lütfen dikkat etsin…

Amasya Tamimi; Türk Kurtuluş Savaşı’nın amaç ve esaslarını açıklayan temel hukuki metin olarak genel kabul görür. Siyasal olarak kurtuluş mücadelesinin çok önemli tarihsel bir adımıdır.

İzmir İktisat Kongresi ise 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilecek Türkiye Cumhuriyeti Devleti için izlenecek tam bağımsızlıkçı ekonomik kurtuluşun  tarihsel adımıdır. Bu nedenle, sözkonusu kongrenin açılışında Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı açılış konuşmasında söylediklerini ve Kongre’de oy birliği ile kabul edilen 12 maddelik Misak-ı İktisadi esaslarını doğru  değerlendirmek son derece önemlidir.

Öncelikle, Mustafa Kemal Atatürk’ün açılış konuşmasının günümüz  Türkçesi ile tam metnini vereceğim. Ardından, konuşmada üzerinde mutlaka durulması gerektiğini  düşündüğüm hususların üzerinden ayrıca geçeceğim. Kongre sonunda alınan 12 karar ve yazının akışına göre belki birkaç ilave konuya daha değinerek devam edeceğiz.

izmir iktisat kongresi fotoğraf 2

19 Şubat 1923 Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ndeki İzmir İktisat Kongresi Açılış Haberi

Bir sürpriz yaparak başlayalım. 19 Şubat 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi ile  o günlere gidelim.

Ancak, bu noktada Hakimiyet-i Milliye Gazetesi için kısa bir bilgi vermek de şarttır:

  • Atatürk, 27 Aralık 1919 günü Ankara’ya geldikten sonra, Heyet-i Temsiliye’nin yayın organı olabilecek bir gazete çıkartmaya karar verir. Ankara’da bu işi görebilecek doğru dürüst bir matbaa olmadığından, Konya’dan bu iş için baskı makinesi getirilerek meclis bahçesindeki bir binaya yerleştirilir. Gazete, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin yayın organıdır. 10 Ocak 1920 günü yayınlanan gazetenin ilk başyazısını Mustafa Kemal Atatürk yazmıştır. Gazetenin çıkış nedeni  “Hâkimiyet-i Milliye’nin mesleği, milletin müdafaa-i hâkimiyeti olacaktır” şeklinde açıklanır.
  • Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin başyazılarına imza konulmamıştır. Bazı makalelerin altına tek bir yıldız atılır. Bu yazılar Atatürk’ün yönlendirmesiyle ve doğrudan yazılmıştır. Heyet-i Temsiliye üyesi Hakkı Behiç yazıların yayınlanması ve dağıtılması ile ilgilenir. Mustafa Kemal’in bir kısım düşüncelerini Hakkı Behiç’e not ettirerek yayınlattığı da bilinir. 
  • Gazetenin ilk yazı işleri müdürü Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu olmakla birlikte, sonraki zamanlarda; Hüseyin Ragıp Baydur, Nafi Atıf Kansu ve Ziya Gevher Etili gibi isimler de yazı işleri müdürlüğü yapmışlardır. Hakimiyet-i Milliye başlangıçta haftada iki gün, 18 Temmuz 1920’den sonra haftada üç gün, 6 Şubat 1921’den sonra da günlük olarak yayınlanır.
  • Yazı kadrosunda Recep Zühtü, Hüseyin Ragıp, Sabri Ethem Ertem, Ahmet Hakkı, Hamdi Osmanzade, Aşki Naili, İsmail Suphi, Ağaoğlu, Nafi Atuf Kansu, Nasuhi Baydar, Ziya Gevher Etili, Mahmut Esat Bozkurt gibi isimler yer alır.
  • Mehmet Akif, Halide Edip Hanım, Dr. Adnan Bey, Müfide Ferit Hanım, Ahmet Ferit Bey, İsmail Müştak Mayakon, Yakup Kadri, Ruşen Eşref, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin, İsmail Habip, Celal Nuri İleri, İsmail Hami, Cemal Hüsnü Taray, Hayrettin Taran gibi isimler de yazılarıyla katkı sunarlar.
  • 2 Eylül 1928’den itibaren gazetenin başlığı Latin harfleri ile basılmaya başlanır. 1 Kasım 1928’den itibaren de tamamen Latin alfabesi ile basılır.
  • 1934 yılına kadar Hakimiyet-i Milliye adıyla yayınlanan gazete, o tarihten sonra “Ulus” adıyla çıkmaya devam eder.
  • Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin ilk sayısının 1200-1500 adet basıldığı düşünülmektedir. Zamanla tirajı 5000-6000’e çıkan  gazete ordu birliklerine, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine, valiliklere, dış temsilciliklere dağıtılmaktaydı.
  • 14-15 Aralık 1953’te Demokrat Parti’nin çıkardığı bir kanun doğrultusunda Ulus matbaası, binası ve tesisleri de hazineye devredilerek gazete kapanır.

Evet; Milli Mücadele’nin gazetesi ve Heyet-i Temsiliye’nin sesi durumundaki gazetede kongre açılış haberi aşağıdaki şekilde yer almış:

“…

İzmir  İktisat  Kongresi  bugün  saat  on buçukta  Gazi Mustafa  Kemal  Paşa  Hazretlerinin  riyasetleri  altında  açıldı.  Çiftçi, tüccar,  sanayi  erbabı  ve  amele  temsilcileri  olmak  üzere  bini  aşkın delege ve beş yüzü kadın olarak üç binden fazla dinleyici, mülki reisler, askeri erkân, Azerbaycan ve Rus sefirleri ve İzmir’de bulunan yabancı temsilcileri ve diğer ileri gelen yabancılar hazırdılar. Evvela Belediye namına üyelerden Haydar Rüşdü Bey, delegelere kısaca bir nutukla hoş geldiniz dedi. Sonra Gazi Paşa Hazretleri riyaset kürsüsünü teşrifle uzun ve pek mühim bir nutuk söylediler ve nihayetlerinde kongrenin açıldığını beyan  buyurdular.  Paşa  Hazretleri’nin  nutukları  çok  yerlerinde  ve defalarca  ve  sürekli  surette  alkışlandı.  Müteakiben  İktisat  Vekili Mahmud Esat Bey, iktisadi siyasetimize dair alkışlanan uzun bir nutuk irat etti. Ondan sonra Paşa Hazretleri, umumi bir reisten başka mevcut dört gruptan ayrı ayrı bir reis vekili seçmelerini kongre heyetine teklif ettiler.  Ve  bu  akşamüzeri  Ankaraya  dönmek  mecburiyetinde olduklarından dolayı toplantıya nihayete kadar iştirak edemeyeceklerine üzüntülerini beyan eylediler.

Kongre,  Paşa  Hazretleri’nin  tekliflerini  oybirliği  ile  kabul  etti.  Ve  adı geçen, riyaset kürsüsünü terk ederken pek sürekli surette alkışlandı. Sonra, Kongre  İcra  Heyeti  Reisi  Posta  ve  Telgraf  Müdiri  umumisi  Sabri  Bey kürsüye gelerek kongre namına Paşa Hazretlerine ve İktisat Vekiline ve belediyeye teşekkürler beyan edilmesini teklif etti ve Azerbaycan Sefiri’yle Rus  Sefiri’nin  kongreye  muvaffakiyetler  temennisini  ihtiva  eden mektuplarını  okudu  ve  bunlara  birer  teşekkürname  yazılmasını  teklif eyledi.  Kongre  bu  teklifleri  alkışlarla  kabul  etti.  Bu  sırada  Kafkas Federasyonu Temsilcisi İbrahim Abilof Beyle Rus Sefiri Aralof Yoldaş riyaset kürsüsü önüne gelerek delegelere teşekkür beyan ettiler. Kongre heyeti  ve  dinleyiciler  sefirleri  hararetle  karşıladılar.  Aralof,    hazır bulunanları  selamlarken  “Yaşasın  Türkiya,  Yaşasın  Türk  Ordusu!” temennilerinde bulundu.   Kongre, reislerini seçmek ve mesaisini tanzim için bugün saat üçte tekrar toplanmak  üzere  saat  birde  celseyi  tatil  etti.  Celsenin  sonunda  Belediye tarafından  kongre  binası  dahilinde  Paşa  Hazretleri’nin  şerefine  bir ziyafet  çekildi.  Bu  ziyafette  sefirler  ve  bazı  askeri  ve  mülki  rical  hazır bulundular.  Ziyafetten  sonra  Paşa  Hazretleri  kongrenin  mükemmelen tanzim  edilmiş  olan  numune  sergisini  ziyaret  ve  üretici  ve zanaatkârlarımıza ayrı ayrı takdirler beyan eylediler. 

…”

 

Hey gidi günler, hey!!!

türkiye sanayileşme ve cumhuriyet foto

Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşması (Orijinal Metin Günümüz Türkçesi)

Efendiler, aziz Türkiye’mizin iktisadi yükselme gereklerini aramak ve bulmak gibi vatani, hayati ve milli bir kutsal amaç için bugün burada toplanmış olan sizlerin, saygıdeğer halk temsilcilerinin karşısında bulunmakla çok mutlu ve sevinçliyim.

Efendiler, uzun ihmallerle ve derin ilgisizlik ile geçen yüzyılların iktisadi yapımızda açtığı yaraları tedavi etmek, tedavi çarelerini aramak ve memleketi bayındırlığa, milli bir rahatlığa (ACA Notu: refaha), mutluluğa ve servete ulaştıracak yolları bulmak için gerçekleşecek çalışmanızın çok kıymetli ve başarılı sonuçlara ulaşmasını dilerim.

Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi oluşturan halk sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bunun için memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini, üzüntülerini yakından biliyorsunuz. Herkesten daha iyi biliyorsunuz. Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınması gereğini söyleyeceğiniz önlemler; doğrudan doğruya halkın dilinden söylenmiş gibi kabul olunur. Bu, en büyük doğrudur. Zira halkın sesi, hakkın sesidir.

Efendiler, tarih, milletlerin yükselme ve düşmesi sebeplerini ararken birçok siyasi, askeri, sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu nedenler, sosyal olaylarda etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, düşmesiyle ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin belirlediği bu gerçek, bizim milli hayatımızda ve milli tarihimizde de tamamen görülmüştür. Gerçekten Türk tarihi araştırılırsa bütün yükselme ve düşme sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.

Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yok olmalar ve felaketler, bunların, tümü; gerçekleştikleri devirlerdeki iktisadi durumlarımızla ilişkili ve ilgilidir. Yeni Türkiye’mizi hak ettiği yere ulaştırabilmek için, mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız tamamen bir iktisat devresinden başka bir şey değildir.

Efendiler, bir milletin hayat gereklerini, rahatlık ve mutluluğunu oluşturan ekonomiyle uğraşmaması, uğraşamaması dikkatleri çeken bir durumdur. Fakat biz kabul etmek zorundayız ki, ekonomimize gereği kadar önem vermemiş bulunuyoruz. Bir milletin doğrudan doğruya hayat gerekleri ile uğraşamaması, o milletin yaşadığı devirler ile ve devirleri belirleyen tarih ile çok ilgilidir. Bundan dolayı biz de eğer uğraşamamış isek, gerçek nedenlerini geçirdiğimiz devirlerde ve özellikle tarihimizde arayabiliriz. Fakat böyle bir araştırma yaptığımız zaman, yazık ki itirafa mecburuz ki, biz henüz şimdiye  kadar gerçek, ilmi, olumlu anlamı ile milli bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı milli bir tarihe sahip olamadık. Bu noktayı biraz açıklamış olmak için hep beraber Osmanlı tarihini hatırlayalım.

Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir.

Örneğin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zaptederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi.

Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslam İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasi meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.

Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilat ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilatının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayali dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilatlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu taç sahipleri, yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadi kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı.

Örneğin, Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletin en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı, karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu.

Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira, onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı, padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken ele geçirilen memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir.

Örneğin, Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medeni sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sabandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkum olur. Ancak, saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.

Efendiler, Osmanlı fatihleri, hakanları, istilacıları, ana unsur ile beraber sabanın önünde yenilip çekilmeye başladıktan sonra, asıl felaketlerin büyüğü başladı. Sırf şahane bir ihsan olarak, yabancılara verilmiş olan ve özel  olan karşılıksız yardım, memleket içindeki Müslüman olmayan unsurlara verilmiş olan her şey, kazanılmış haklar olarak anlaşıldı.

Fakat yabancılar yalnız bu hukuku korumak ile de yetinmediler. Belki her gün onları biraz daha arttırmak için çareler aradılar ve buldular. İç unsurlar, korumaya güçlerinin yettiği iç teşkilâtlarına dayanarak, dışarının daima kışkırtmasına ve yardımına sığınarak devletin ve asli unsurunun yok edilmesiyle siyasi bir varlık olmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan iç unsurları kışkırtıyorlardı; diğer taraftan da kendileri Osmanlı devletinin iç işlerine karışıyorlar ve her karışmada da yine devlet ve milletin aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım ayrıcalıklar, haklar alıyorlardı. Bu devamlı problemler altında zaten fakir düşmüş olan anayurtta, ana unsur devlete verebilecek parayı güçlükle hazırlıyordu. Halbuki taç sahipleri, yöneticiler, Saraylar, Babıaliler mutlaka büyük gösterişe, şana sahip olabilmek için onu devam ettirebilmek, zevk ve tutkularını sağlayabilmek için her ne pahasına olursa olsun, bu parayı hazırlamak çaresine düşmüşlerdir. O çareler de, borçlanmalar oldu. O kadar çok borçlanmalar yapıyorlardı, o kadar kötü şartlar içinde borçlanmalar yapılıyordu ki, bunların faizleri de ödenemedi. En sonunda bir gün Osmanlı Devletinin iflasına karar verdiler. Maliye işleri hemen tamamen kontrol altına alınmış ve başımıza genel borçlar belası çökmüş bulunuyordu.

Efendiler, milletin uğramış olduğu bu üzücü durumun, bu düşkünlüğün sebeplerini arayacak olursak, bunu doğrudan doğruya devlet kavramında buluyoruz. Biliyorsunuz ki Osmanlı Devleti, şahsi saltanat ve son beş on yıl içinde de meşruti saltanat ilkesine dayanarak hükümet idare ediyordu.

Arkadaşlar, şahsi saltanatta her konuya taç sahiplerinin arzusu, iradesi ve amacı egemendir. Söz konusu olan yalnız odur. Milletin amaçları, arzuları, ihtiyaçları söz konusu olmaktan çok uzaktır. Bütün millet istekleri ve dileklerini bırakmış bulunuyordu. Çünkü taç sahipleri kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir kişi sayarlardı. Bir de onların etrafını alan çıkarcılar vardı. Onlar da padişahların fikirleri ve anlayışları ile dolu olarak ve padişahın bu arzusunu bir kutsal ve bir Kur’an gereği gibi herkese kabul ettirirlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli etkilemeler karşısında, gerçekten bir gün, bütün halk bu arzu ve iradelerin yapılması gereken ve kayıtsız şartsız gereken kutsal emirler gibi olduğuna inanmış olurlardı. Böyle idare ve egemenliğe rıza gösteren bir milletin sonu elbette felakettir, elbette uğursuzluktur.

Arkadaşlar, son anlattığım noktada, artık Osmanlı Devleti gerçekte ve fiili olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki, kendi halkına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz. Gümrük uygulamalarını, vergilerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten yasaklıdır. Ve bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değil, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin hayatını devam ettirmesi için gerekli olanlardan, örneğin tren yapmak için, örneğin fabrika yapmak için, örneğin herşeyi yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka dışarıdan karışmalar vardı. Bundan dolayı hayatını sürdürmekten alıkonulan bir devlet bağımsız olabilir mi? Söylediğim gibi gerçekte devlet, bağımsızlığını çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir bir duruma getirilmişti. Bu sonuç, söylediğim gibi milletin kendi iradesine ve kendi egemenliğine sahip bulunamamasından ve bu irade ve egemenliğin şunun bunun elinde kullanılagelmiş olmasından ileri geliyor. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz milli bir devir yaşamıyorduk ve milli bir tarihe sahip bulunmuyorduk.

Örneğin, Osmanlı tarihi baştan sonuna kadar hakanların, padişahların, kişilerin, en sonunda zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir. Arkadaşlar, milletin egemenliğine sahip olmaması yüzünden girdiği Dünya Savaşı’ndan kıymetli evlatlarımızdan oluşmuş kahraman ordularımızın Galiçya’da, Romanya ve Makedonya’da, Kafkas dağlarında, Sina çöllerinde uğramış olduğu eziyetleri hatırlatmaya gerek görülecek kadar çok zaman geçmemiştir ve en sonunda bu dünya savaşının uğursuz sonucu da hepinizin bilgisi dahilindedir. Özellikle Mondros Mütarekesi’yle açılan ateşkes devrinin görüntüsü, bir an için tekrar düşünmüş olursanız göreceksiniz ki, baştan sonuna kadar bir dağılma görüntüsünden başka bir şey değildi. Devletler her türlü anlaşmalardan ve insani ve medeni haklardan sıyrılarak memleketimizin en kıymetli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir’i, Bursa’yı, Eskişehir’i ta Sakarya’ya kadar; sonra bütün Adana ve çevresini ve Trakya’yı, İstanbul’u, en saygın yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket şeklinden daha üzücü ve acıklı ve daha çok üzülmeye değer olan bir nokta varsa, o da bu memleketin yüzyıllarca başında bulunan ve bu milletin irade ve egemenliğini kullanan insanların dahi düşman saflarına geçmiş olmasıdır. Ve arkadaşlar biliyorsunuz, bu düşmanlar, yani iç düşmanlar, dış düşmanların yapamadığı ve yapmaya gücünün yetemeyeceği kötü ve acıklı yeme hareketlerinde kararsızlık göstermemişlerdir. Dış düşman kuvvetleri, saydığım saygın vatan topraklarında bulunurken, padişahın iradesi ile, çıkarttığı fetvalarla ve hilafet orduları ile bu suçsuz millet, şurada burada alçaltılıyor ve aldatılıyordu. Gerçekten vatanımızın şurasında burasında isyanlar başlamıştı. Zaten çoktan beri manen ve fiilen bağımsızlığından mahrum bırakılmış olan Osmanlı devletinin tükenmesinde başarı meydana gelmişti.

Osmanlı Devleti tamamen bitmişti. Fakat, düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devleti’ni kuran Türk milletinin de, asli unsurunun da, bu memleketin gerçek halkının da yok ve çökmüş olduğunu zannettiler. İşte bunda çok aldandılar. Osmanlı Devleti ve Osmanlı Devleti gibi çok devlet kurmuş olan Türk milleti yok olmamıştır. Tersine hayatına vurulan bu darbelerden, dış düşmanların ve iç düşmanların bu acı ve nefret edilecek darbelerinden birdenbire bütün açıkgözlülüğünü, bütün uyanıklığını takındı ve hayatını, şerefini, namusunu kurtarmak için tam bir kararlılıkla başını kaldırdı; birlikte ve birbirine dayanarak ortaya atıldı.

İşte milletimiz o dakikadan itibaren milli döneme girdi, halk döneminin başlangıcına girdi. Millet bu noktadan başladığı gün kendisini hedefe ulaştıran yolların ve bizzat hedefin bulunduğu ufukların karanlıklar içinde bulunduğunu hepimiz hatırlarız. Fakat bu hal milletimizi ümitsizliğe düşürmedi. Tam bir kararlılık ile kutsal hedefe adımlarını attı.

Efendiler, milletimiz, kesin kurtuluşa ve gerçek kurtuluşa sahip olabilmek için, iki ilkeye dayanmanın farz ve şart olduğunu anladı; büyük ve açık kanaatlerle anladı. O ilkelerden birincisi Misak-ı Millî’nin ifade ettiği mananın ruhudur. İkincisi Anayasamızın belirlediği değiştirilemez gerçeklerdir. Biliyorsunuz ki  Misak-ı Millî, milletin tam bağımsızlığını sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonomisinin de gelişmesine engel olan bütün sebepleri bir daha ve kesinlikle geri gelmemek üzere kaldıran bir yöntemdir. Anayasa da Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı Devleti’nin öldüğünü idrak ve ifadenin olduğunu ilan eden bir kanundur ve bu devletin hayatının da kayıtsız şartsız milletin yetkisinde kalabilmesi için, halkın bizzat kendi alın yazısını yönetmesi esasını şart kılan bir kanundur. “Artık Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkisini almış olan kendi meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir” diyen bir kanundur ve Babıali Hükümeti yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetini koyan kanundur.

Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bunun hükümetinin milletten aldığı yetki; tam bir bağımsızlık ve kayıtsız şartsız milli egemenlik ilkelerine dayanarak memleketi bayındır yapmak ve milleti zengin, rahat ve mutlu etmekten ibarettir. Böyle olmakla beraber Anayasa, bir özel madde ile Meclisin görevini de açıklar. O görevler ki, doğrudan doğruya milletin hukuk ve yetkisi iken yüzyıllarca şunun ve bunun elinde kalmıştır. Artık bu hukuk ve yetkinin hiçbir neden ve şekilde hiçbir makama ve kişiye bırakılamayacağını kesinlikle ifade etmek için bir özel madde koymuştur.

Efendiler, milletimizin bu iki ilkeye dayanarak çalışmaya başladığı günden bugüne kadar geçen zaman, çok zaman değildir; üç buçuk, dört yıldan ibarettir. Fakat milletimizin kazandığı başarı ve zafer bu üç buçuk dört seneye sığamayacak kadar çoktur, taşkındır, coşkundur, yüksektir, kuvvetlidir. Gerçekten,  o hükümdar buyruklarıyla, hilafet ordularıyla ve bin türlü kışkırtmalar ve yalanlarla meydana getirilen isyanların tamamı bastırılmıştır. Millet tüfeksiz, topsuz, her türlü malzemesiz ve parasız bulunduğu bir zamanda yeniden dünyanın en kuvvetli ve en muazzam ordusunu kurmaya güç yetirmiştir. Ve bu ordu daha henüz kurulma durumunda iken Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya meydan savaşlarını ve zaferlerini kazanmıştır. Ve en sonunda bütün dünyayı hayretlerde bırakan, bütün dünyayı ister istemez övgülere, sevk eden en son zaferi tam bir şiddet ve başarıyla kazanıp topraklarımızı ve kutsal vatanımızı çiğneyen düşman ordularını  yok etmiştir.

Fakat efendiler, tam bağımsızlık için şu kural vardır, milli egemenlik için bir kanun vardır diyoruz. Bugün de büyük bir zaferin gerçekleştirici etkenleri ve yapanları olduğumuzu söylüyoruz. Bu noktada çok kesin olan bir gerçeği hep beraber tekrar etmek zorundayız. Bu kadar büyük, bu kadar kutsal ve büyük hedefler yalnız kağıt üzerinde kurallarla ve kanun maddeleriyle ve sadece hırslarla, arzularla çözüm bulamaz. Tam gerçekleşmesini sağlayabilmek için tek kuvvet, gerçek ve en kuvvetli  temel ekonomidir.

Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa, meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan, en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için iktisadi egemenliğimizin sağlanması, sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir.

Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükümetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silahımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır.

Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, milli devrin, milli tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.

Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz bayındır olsun, milletimiz rahat olsun ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi size hatırlatayım. “El kanaatü kenzi lâyüfna”. “Kanaat, yok edilmeyen bir hazinedir” anlayışı ile, fakirliği fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık son versin.

Efendiler, bu felsefeyi, mutlaka yanlış yorumlamak yüzünden bu millete, bu memlekete çok büyük kötülük edilmiştir. Biliriz ki, Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın, varlık içinde yaşasın diye yaratmıştır ve fazla derecede  yararlanmış olabilmek için de bugün kainattan esirgediği zekayı, aklı insanlara vermiştir. Eğer vatan denilen şey kupkuru dağlardan, taşlardan, bataklık sahalardan, çıplak ovalardan ve vatan; şehirler, köylerden oluşsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı. Ve gerçekten bu dediğimiz felsefesinin sahipleri bu kıymetli vatanımızı böyle zindan ve cehennem yapmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Oysa ki, bu vatan, evlat ve torunlarımız için cennet yapılmaya layık, çok yakışır bir vatandır. İşte, bu memleketi böyle bayındır haline, cennet haline getirecek olan, ekonomik nedenler ve ekonomik faaliyetlerdir. Bundan dolayı öyle bir iktisat devri gereklidir ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrensin ve o araçlara yönelsin. Hepimizin isteği şudur ki, bu memleketin bireyleri ellerinde örnekleriyle ziraatin, ticaretin, sanatın, emeğin hayatın bir temsilcisi olsun. Ve artık bu memleket böyle fakir ve bu millet değersiz değil, belki memleketimize zengin memleketi, zenginler memleketi, bu yeni Türkiye’nin adına da çalışkanlar memleketi denilsin. İşte, millet böyle bir devir içinde bulunuyor ve böyle bir devri yükseltecektir. Ve böyle bir devrin tarihini yazacaktır. Ve böyle bir devirde, böyle bir tarihte en büyük makam, en büyük hak, çalışkanlara ait olacaktır.

Efendiler, Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa yüksek yer kazanacak bir kongredir. Sizler memleketin ihtiyacını ve milletin yeteneğini ve bunun karşısında bütün dünyada var olan çok kuvvetli iktisat teşkilatına değer vererek, yapılması gereken önlemleri ve uygulanması gerekli olan bütün yenilikleri tam bir açıklıkla dile getirmelisiniz. Ta ki o önlemler, o yenilikler uygulandıkça memleketimiz hayırlı neticelere, ışıklara batmış olsun.

Arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’niz ve hükümetiniz, elbette milletin istekleri dairesinde, gelişmeye, yenilenmeye tamamen taraftardır. Bunun için memleket ve millete faydalı olarak alacağınız önlemler tam bir memnuniyetle göz önüne alınacaktır. Buna şüphe etmiyorum.

Efendiler,ekonomi sahasında düşünürken ve konuşurken zannedilmesin ki, biz yabancı sermayesine düşman bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok çalışma ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı kanunlarımıza bağlı olmak şartıyla yabancı sermayelerine gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız ve isteriz ki, yabancı sermayesi bizim çalışmamıza ve var olan ama yetersiz kalan servetimize katılsın. Bizim için ve onlar için faydalı sonuçlar versin; fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette üstün bir yere sahip oldu. Ve ilmi manasıyla denebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medeni devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna uyamaz. Burasını esir ülkesi yaptıramaz.

Arkadaşlar, son söz olarak demiştim ki, biz memleketimizi artık esir ülkesi yapamayız. Belki hepimizin dikkatlerini çekmiş olan Lozan konferansı’nın son görüşmesi bu nokta ile ilgilidir. Konferansın şimdilik gecikmeye uğrayışı hep aynı meseleden, aynı noktadan doğmuştur gibi anlaşılabilir. Ordularımız en büyük bir zaferi kazanmışlardır ve zafer yürüyüşünü durduracak hiçbir engel yoktur. Böyle bir zamanda İtilaf Devletleri, hukukumuzu, kanuni haklarımızı görüşmeler ile onaylayacaklarını ve meselelerin görüşmeler ile  çözümleneceğini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler. Milletimiz, meclisimiz ve hükümetimiz samimi olarak barış taraftarı olduğu için, muzaffer ordularımızı durdurdu ve delegeler heyetimizi Lozan’a gönderdi. Aylardan beri konuşmalar ve tartışmalar sürüyor. Fakat, henüz karşımızdakiler bizimle üç senelik, dört senelik bir hesabı görmüyorlar, üç yüz ve dört yüz senelik bir hesabı görmeye başlamışlardır. Ve hala karşımızdakiler eski Osmanlı Devleti’nin tarihe geçtiğini ve bugün yeni Türkiye devletinin var olduğunu ve bu Türkiye devletini kuran milletin çok kararlı ve kahraman bir millet olduğunu ve bu milletin artık tam bağımsızlıktan ve milli egemenliğinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını anlamamışlardır.

İşte bunu anlayamamak yüzünden kararsızlığa düşmüşler, beklemeye mecbur hissetmişlerdir.

Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar kararsız olsunlar, fakat bu millet kesin kararını vermiştir. Bu millet için kararsızlık devirleri çoktan geçmiştir. Devletlerin delegeler heyetimize verdikleri son proje elbette heyetimizce kabule değer görülmedi. Diğer delegeler heyeti gibi bizim delegeler heyetimiz de durumu hükümete ve gerekirse Meclis’e sunmak üzere memlekete geri gelmek üzeredir. Elbette sorular ve açıklamalar olacaktır. Ancak bütün millet, bütün dünya bilsin ki, en sonunda ve en sonunda millet tam bağımsızlığının sağlandığını görmedikçe yürümeye başladığı yolda bir an durmayacaktır.

Efendiler, hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medeni milletinin doğal olarak sahip olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve haklarımızı vermelidirler. Çünkü hakkımız doğaldır, kanunidir, mantıklıdır ve bize gereklidir. Biz, bu haktan vazgeçmeyeceğiz ve ne kadar haklı isek bu hakkımızı savunmak ve korumak için de memleketimizin, milletimizin yeteneği ve gücü o kadardır.

Efendiler, görülüyor ki, bu kadar kesin ve yüksek bir askeri zaferden sonra bile bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir. İktisadi düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu millet iktisadi egemenliğini sağlarsa, o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatamazlar. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın bir türlü rıza göstermedikleri budur.

Efendiler, bu fiilen gerçekleşmiştir. Barış denilen şeyin sağlanması için yabancıların bu gerçeği itiraf etmemekteki kararsızlıklarına mantıki anlam vermek mümkün değildir. Çok isteğe değerdir ki, çok yakın bir zamanda onlar da bu gerçeği itiraf ederler ve bütün medeniyet dünyasının çok büyük istek ve özlemle beklediği barışın kurulmasına engel olmak sorumluluğundan çekinirler. Biz şimdiden hayatımızla ilgili gereklerimizi sağlamaya başlamış bulunuyoruz. Ve doğal olarak barış durumunun kurulmasında daha büyük gelişmeler oluyor. Fakat başarılı olmak için çok çalışmak gerektiğini bilmeliyiz. İktisadiyat diyoruz; fakat arkadaşlar, iktisadiyat demek, herşey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekse onların tamamı demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, emek demektir, herşey demektir. Bütün bu konularda şimdi memleket ve milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz. Nitelendirmek istemeyeceğim. Ancak, memleketimizin genişliği ve nüfusumuzun bu genişlikle ne kadar uygunsuz olduğunu da hatırlayınız. Bu geniş ve verimli toprakları işleyebilmek, işletebilmek için eksik olan el emeğini, mutlaka fenni aletler ile karşılamak zorundayız. Memleketimizi bundan başka tren ile ve üzerinde otomobiller çalışır yollarla  şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü, batının ve dünyanın vasıtaları bunlar oldukça, trenler oldukça, bunlara karşı merkepler ve kağnı ile yollar üzerinde yarışmaya çalışmanın imkanı yoktur. Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu yüzden halkımızın çoğunluğu çiftçidir, çobandır. Bundan dolayı en büyük kuvveti, kudreti bu alanda gösterebiliriz ve bu alanda önemli yarış meydanlarına atılabiliriz. Fakat aynı zamanda sanatımızı da artırmak ve genişletmek zorundayız. Eğer sanat konusunda yine hoşgörülü olursak, sanayi eserlerinde yine dışarıya haraç verici oluruz. Ürünlerin ve eşyaların değiş tokuşu ve servete dönüşmesi için ticarete ihtiyacımız vardır. Ticaretimizin yabancılar elinde kalması, memleketimizin servetinden gereği kadar yararlanmamızı önler. Fakat bütün bunlar söylenildiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir. Bunda başarılı olabilmek için gerçekten memleketin ve milletin ihtiyacına uygun ana program üzerinde bütün milletin birlikte ve eşit olarak çalışması gerekir. Yüce Heyetiniz bu ilkelerin en kıymetlilerini inşallah bulup ortaya koyacaksınız.

Arkadaşlar, bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü demin dediğim gibi her şey bunun içine yerleşmiştir. Bundan dolayı, evlatlarımızı o şekilde eğitmeli ve terbiye etmeliyiz, onlara o şekilde bilgi, anlayış vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat dünyasında ve bütün bunların faaliyet alanlarında verimli olsunlar, etkili olsunlar, çalışır olsunlar, bunları uygulayan bir organ olsunlar. Bundan dolayı eğitim programımız, gerek ilk öğretimde, gerek orta öğretimde verilecek bütün şeyler, bu bakış açısına göre olmalıdır. Eğitim programlarımız gibi devlet şubeleri için düşünülecek programlar bile, iktisat programına dayanmaktan kendini kurtaramazlar. İlkeli bir program uygulamak ve bu program üzerinde bütün milleti eşit olarak çalıştırmak lazımdır.

Bizim halkımız, yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine, varlıkları ve çalışma sonucu birbirine gerekli olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi birbirinin karşıtı olabilir. Çiftçinin sanatkara, sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu, kim inkar edebilir.

Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını dilediğimiz fabrikalarımızda kendi işçilerimiz çalışmalıdır. Refah içinde  ve memnun olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız meslek sınıfları aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek tadını duyabilmelidir ki, çalışmak için güç ve kuvvet bulabilsinler. Bundan dolayı, programdan söz edildiği zaman, adeta denebilir ki, bütün halk için bir “Emek Misak-ı Millisi”dir. Ve böyle bir emek Misak-ı Milli’si mahiyetinde olan program etrafında toplanmaktan meydana gelecek olan siyasi şekil ise, sıradan bir parti yapısında düşünülmemek gerekir. Barıştan sonra meydana gelebilecek olan böyle bir siyasi şeklin, şimdiye kadar olduğu gibi milletin kararlılığı ve imanı ile ve birlik ve dayanışmasının birbirine yardımcı olması ile başarılı olacağı hakkındaki inancım güçlüdür ve tamdır.

Efendiler, yüce heyetinizin bugün toplamış olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok önemlidir, çok tarihidir. Nasıl ki Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi felaket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak konusunda Misak-ı Milli’nin ve Anayasanın ilk temel taşlarını hazırlamak konusunda etkili olmuş, girişimci olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, milli tarihimizde ve milli hayatımızda en kıymetli ve yüksek hatırayı kazanmış ise, kongreniz milletin ve memleketin hayat ve gerçek kurtuluşunu sağlamaya araç olacak kuralların temel taşlarını ve ilkelerini hazırlayıp ortaya koymak şekliyle tarihte en büyük adı ve çok kıymetli bir hatırayı kazanacaktır. Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi açmak şerefini bana verdiğinizden dolayı özellikle teşekkürlerimi sunarım. Ve böyle bir kongreyi düzenleyen sizlersiniz. Bundan dolayı sizi tebrik etmeğe değer görürüm. Ve tebrik ederim. Kongre açılmıştır efendim.

Atatürk ve sümerbank foto

İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşmasında Büyük Önderin Verdiği Mesajları Vurgulayalım

Yukarıdaki konuşma çok önemlidir. Büyük önderin, bir sözcüğü bile fazladan kullanmayan bir hitabet ustası olarak, her sözcüğü büyük özenle seçilmiş konuşmasındaki mutlaka üzerinde durulması gereken mesajları  yazalım:

  • Yeni kurulan devlette, iktisadi yapıdaki hastalıkların iyileştirilmesi, memleketin milli refaha, mutluluğa ve zenginliğe kavuşturulması esastır. Yani, askeri zafer ekonomik zafer ile tamamlanmak zorundadır.
  • Halkın sorunlarının saptanması için halkın kendi içinden seçilen temsilcilerin görüşleri, yani gerçek halk egemenliği asıl olacaktır. Bu nedenle, sorunlar ve çözümler gerçek egemenliğin sahibi durumundaki halk ve millet tarafından açıkça ortaya konulabilmelidir.
  • Türk ulus Devleti’nin bağımsızlık ve başarısı; geçmişte, bugün ve gelecekte ekonomik temelde göstereceği başarı ile ilgilidir. Tarih, ekonomik olarak değerlendirilmelidir. Ekonomik başarı sağlayamayan milletler yok olurlar. Bu nedenle, yeni kurulan Türk Ulus Devleti’nde ekonomik kalkınma birincil önemde olacaktır.
  • Osmanlı’da Türk milletinin ihtiyaçları, amaç ve hedeflerinin gerçekleştirilmesi hiçbir zaman ana hedef olmamıştır.
  • Padişahlık sisteminde, devletin dış politikası, padişah ve sarayın kendi amaç, arzu ve hırslarına göre şekilleniyordu. Devletin dış siyasetinin keyfi kararlara  göre şekillendiriliyor olması, pek çok durumda, devletin üretim ve insan gücü yönünden kapasitesinin karşılayamayacağı seviyede hedefler seçilmesi sonucunu doğurmaktaydı. Osmanlı padişahlarının, içerideki Türk unsurunu ihmal ve kaybetmesi ile birlikte, uyguladıkları hayalci dış politika sonucunda ele geçirdikleri yeni topraklardaki unsurlara her türlü ekonomik ayrıcalığı tanımaları nedeniyle, imparatorluk içerisindeki Türk unsura sadece savaşmak görevi kalmıştı. Bu nedenle, Türk unsur giderek üretimden ve dolayısıyla da zenginlikten uzak kaldı. İmparatorluğun izlediği bu iç ve dış siyaset nedeniyle, Türk unsur giderek yoksul ve mutsuz hale gelirken, diğer unsurlar üreten, zenginleşen ve daha mutlu bir duruma geldiler. Bu yanlıştı.
  • Saban ve kılıcın mücadelesinde her zaman saban kazanmıştır. Yeni kurulan devlette, bundan böyle saban, yani üretim aracı ve gücü Türk milletinin elinde olacaktır. Osmanlı’nın gerileme ve yenilgilerinin temel sebebi; gerçek ekonomik güçsüzlüktü. Türk milletinin, Türk halkının üretim gücünü kaybetmiş olmasıydı. Konuşmasında; Kılıç-saban ikilemini  kullanarak  sabandan  yana tercihini  yapan kişi,  bir  halk  hareketi  olduğu  kadar,  büyük  bir savaşın da lideridir; Milli Mücadelenin muzaffer komutanıdır. Yani, kılıçla, beş ay önce Yunanlıları İzmir’de denize döken kişi, bu  tespiti  yapacak  analiz  gücünü,  kavrayış  gücünü  ve  devrimci perspektifi  Kongreye  gelen  135  kişilik  heyete  intikal ettirmektedir. Lütfen dikkat edelim…
  • Saray ve etrafındaki iktidar sahiplerinin gösteriş, israf ve şan adına yaptıkları yüksek harcamalar eleştirilmekte, bu nedenle alınan vergilerin Türk milletinin ödeme gücünün çok üzerinde olduğu ifade edilmektedir. Saltanatın sürdürülebilmesi için millet ve devletin borçlanmasıyla yürütülen böyle bir devlet anlayışının sonunda felaket ile bitmesi kaçınılmaz görülmektedir.
  • Osmanlı Devleti’nin, ekonomik ve mali bağımsızlığını kaybettiği için siyasal olarak da bağımsız kalamayacağı; gerekli fabrikaları, trenleri  ve gerekli her türlü malı üretecek sanayisini kuramayan bir devletin bağımsız olmasının mümkün olmadığı, böyle bir devletin, ancak yabancıların sömürgesi olabileceği açıkça ifade edilmektedir.
  • Böylesine bir sömürge haline getirilmiş Osmanlı içinde esirleştirilmiş Türk milletinin gerçek ve kesin kurtuluşa sahip olabilmesi için iki önemli koşul sayılmaktadır:

Misak-ı Millî’nin ifade ettiği mananın ruhu kaybedilmemelidir. Misak-ı Millî, milletin tam istiklâlini sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonomisinin de gelişmesine engel olan bütün sebepleri bir daha ve kesinlikle geri gelmemek üzere kaldıran bir yöntemdir.

İkincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı Devleti’nin öldüğünü idrak ve ifade  eden yeni anayasamızda yer alan “Artık Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkisini almış olan kendi meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir” diyen esastır.

  • Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun  hükümetinin milletten aldığı yetki; tam bir bağımsızlık, kayıtsız şartsız milli egemenlik ilkelerine dayanarak memleketi bayındır yapmak ve milleti zengin, rahat ve mutlu etmekten ibarettir. Millet Meclisi’nin egemenlik yetkisi, hiçbir neden ve şekilde, bir makama veya kişiye bırakılamaz. Anayasamızda böyle yazmaktadır.
  • Siyasal ve askeri zaferlerin,  ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferler ile taçlandırılamazlarsa kalıcı olamayacakları vurgulanmaktadır.  Başlatılan Türk halkçılığı, Türk milliyetçiliği döneminin milli tarihinin de  ancak milli üretim ile yazılabileceği ifade edilmektedir. Bu nedenle, başlatılan halkçılık dönemi, millet ve halk ekonomisinin temel alındığı bir  dönem olacaktır. Türk  memleketinin bayındırlığı, Türk milletinin rahatlığı ve zenginliği asıl olacaktır. Türk milletinin, Türk halkının; yine Türk milleti ve Türk halkının refahı, bayındırlığı ve zenginliği için üretimde bulunması gerekmektedir. Bu anlamda, büyük önderin düşündüğü halkçılık dönemi, Türk halkının bütünü için  bir ekonomik kalkınma ve zenginleşme dönemidir.
  • Başlatılan milli ekonomi döneminde, Türk milletinin  “insanca yaşaması” hedef olacak ve insanlık onuruna yakışan yaşamın bütün gereklilikleri sağlanacaktır.
  • Yabancı sermayesine düşmanlık yoktur. Millet yararına olan yabancı sermayeye olumlu bakılmaktadır. Ancak, konuşmada, büyük önder tarafından eski döneme yapılan gönderme ile bunun Osmanlı dönemindeki gibi iç piyasada yabancı sermaye egemenliğine yol açacak şekilde olamayacağı vurgulanmaktadır. Çok net olarak; iç piyasadaki yabancı sermaye egemenliğinin kölelik anlamına geleceği vurgulanmaktadır.
  • Uygarlığın ve çağdaşlığın temelinin ekonomi olarak görülmesi nedeniyle, yeni devletin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasının ve Türk halkının refahının  da ancak uygulanacak milli ekonomik program ile gerçekleştirilebileceği öngörülmektedir.
  • Yeni kurulan Türk Ulus Devleti’nin milli ekonomi yaklaşımında; “varlıkları ve çalışma sonuçlarıyla birbirine gerekli olan sınıflar” yaklaşımı sözkonusudur. Milli refaha ulaşılmasında bu sınıfların tamamının ortak çıkarı olduğu kabul edilmektedir. Yani, bu yaklaşım, çıkar çatışması esaslı marksist  sınıf ayırımından oldukça farklıdır. Halk sınıflarının milli zenginliğe ulaştırılmasında ortak çıkar sağlanması gerçekleşebilir mi? Evet efendim gerçekleşebilir. Ulusal devlet mekanizmasının gelişmiş bir “sosyal devlet” rolünü yerine getirecek şekilde organize edilmesi ve “sosyal adaletçi” bir düzenlemeler bütünü ile birlikte hayata geçirilmesi çok mümkündür. Bir kısım Kuzey Avrupa ülkeleri (İskandinav ülkeleri) benzer bir ekonomik ve siyasal program ile çok başarılı olmuşlardır.  Elbette mutluluk göreli bir kavram!
  • Büyük önder; böyle bir ekonomik yaklaşımı; “Bunların hangisi birbirinin karşıtı olabilir? Çiftçinin sanatkara, sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu, kim inkar edebilir? Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını dilediğimiz fabrikalarımızda kendi işçilerimiz çalışmalıdır. Refah içinde ve memnun olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız meslek sınıfları aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek tadını duyabilmelidir ki, çalışmak için güç ve kuvvet bulabilsinler.” Şeklinde ifade etmiştir. Devamında da böyle bir ekonomik programdan söz edildiğinde, bu bütün halk için adeta  bir “Emek Misak-ı Millisi” anlamında olacaktır demiştir. Çok net bir şekilde burada anlatılmak istenen bir “sosyal adaletçi devlet” gözetiminde ulus devletin “karma kapitalist üretim biçimi” ile yoluna devam edeceği hususudur. Çünkü, “işçimizin refah içinde ve memnun olarak” çalışabilmesinin öngörülen yolu budur.
  • İzmir İktisat Kongresi, büyük önderin gözünde Erzurum ve Sıvas Kongreleri’nin devamı olarak Türk Ulus devleti tarihinde benzer öneme sahip kilometre taşlarından biridir. Konuşmasının son bölümünde, bu düşüncesini açıkça ifade etmiştir.

Atatürk ve sanayileşme fotoğraf

Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi’nde  Kabul Olunan Esasların Ana Başlıkları

 

Misak-i İktisadi 

Bütün Türkiye’nin ziraat, sanayi, ticaret ve işçi topluluklarından seçilmiş 1.135 üyenin katılımı  ile İzmir’de toplanan ilk Türkiye İktisat Kongresi’nin oybirliğiyle  tespit ve kabul ettiği 12 maddelik Misak-ı İktisadi esaslarıdır efendim:

  • Madde 1: Türkiye; ulusal sınırları dahilinde lekesiz bir bağımsızlık ile dünyanın barış ve gelişme unsurlarından biridir.
  • Madde 2: Türkiye halkı ulusal egemenliğini; kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiçbir şeye feda etmez ve ulusal egemenliğe dayanan meclis ve hükümetine daima bağlıdır.
  • Madde 3: Türkiye halkı, yıkmaz; imar eder. Bütün çalışması, memleketi ekonomik olarak yükseltme amacına yöneliktir.
  • Madde 4: Türkiye halkı, kullandığı ürünü olabildiğince kendi üretir. Çok çalışır; vakitte, servette ve ithalâtta israftan kaçar. Milli üretimi sağlamak için gerektiğinde geceli gündüzlü çalışmak ilkesidir.
  • Madde 5: Türkiye halkı, servet itibariyle bir altın hazinesi üzerinde oturduğunu bilmektedir. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir. Madenlerini kendi milli üretimi için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımağa çalışır.
  • Madde 6: Hırsızlık, yalancılık,  ikiyüzlülük  ve  tembellik  en  büyük  düşmanımız, bağnazlıktan  uzak  dindarlığa yakışacak tarzdaki  bir   manevi  kuvvet  her  şeyde ilkemizdir.  Her  zaman  faydalı  yenilikleri  severek  alırız.  Türkiye  halkı, kutsal inanç ve davranışlarına, topraklarına, şahıslarına ve mallarına karşı yapılan düşman fesat ve  propagandalarından  nefret  eder  ve  daima  bunlarla  mücadeleyi  bir  görev bilir.
  • Madde 7: Türkler, kültür  ve  kutsal bilgi  âşığıdır.  Türk  her  yerde  hayatını kazanabilecek  şekilde  yetişir;  fakat  her  şeyden  evvel  memleketinin  malıdır. Eğitime  verdiği  kutsal anlam  dolayısıyla,  (Mevlud-i Şerif) kandil  gününü,  aynı zamanda bir kitap bayramı olarak kutlar.
  • Madde 8: Birçok harpler  ve  zaruretlerden  dolayı  eksilen  nüfusumuzun fazlalaşmasıyla  beraber  sağlığımızın,  hayatımızın  korunması  en  birinci amacımızdır. Türk, mikroptan, pis havadan, salgından, pislikten çekinir; bol ve saf hava, bol güneş ve temizliği sever. Ata mirası olan binicilik, nişancılık, avcılık, denizcilik gibi bedensel eğitimin yayılmasına çalışılır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve önemi göstermekle birlikte, cinslerini düzeltir ve miktarlarını çoğaltır.
  • Madde 9: Türk, dinine,  milliyetine,  toprağına,  hayatına  ve   kurumlarına  düşman  olmayan milletlere  daima  dosttur;  yabancı  sermayesine karşı değildir. Ancak, kendi yurdunda, kendi diline ve kanununa uymayan kurumlarla ilişkide bulunmaz. Türk, bilim ve sanat yeniliklerini nerede olursa  olsun  doğrudan  doğruya  alır  ve  her  türlü  ilişkide  fazla  aracı istemez.
  • Madde 10: Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever; işlerde tekelcilik istemez.
  • Madde 11: Türkler hangi sınıf ve meslekte olurlarsa olsunlar, candan sevişirler. Meslek, topluluk  itibariyle  el  ele  vererek  birlikler,  memleketini  ve  birbirlerini tanımak, anlaşmak için seyahatler ve birleşmeler yaparlar.
  • Madde 12: Türk kadını ve kocası, çocuklarını İktisadi Misaka göre yetiştirir.

Dönemin Ekonomi Bakanı  Mahmut Esat Bozkurt da; “Ben ulusal egemenliği ulusal iktisat egemenliği olarak anlarım.” diyerek ulusun yeni yöneticilerinin ekonomik egemenliğe, en az ülkenin siyasi egemenliği kadar önem verdiklerini, hatta ekonomik  egemenliği olmayan bir ulusun siyaseten de egemen sayılamayacağı görüşünde olduklarını açıkça belirtmektedir.

 

İzmir İktisat Kongresi’nde Alınan Misak-ı İktisadi Dışındaki Diğer Önemli Kararlar

Bu önemli kongrede alınan diğer kararlar özetle şöyledir;

  • Ham maddesi yurt içinden sağlanan sanayilere öncelik verilmelidir.
  • Yatırımcıları kredi ile desteklemek için bankalar kurulmalıdır.
  • Sanayinin teşviki için bir yasa çıkarılmalıdır.
  • Özel girişimciler desteklenmelidir.
  • Küçük imalattan büyük işletmelere geçilmelidir.
  • Özel girişimcilerce gerçekleştirilemeyen yatırımlar devletçe ele alınmalıdır.
  • Teknik eğitim geliştirilmelidir.
  • Yabancılar elindeki önemli kuruluşlar millileştirilmelidir.
  • Günlük tüketim maddelerinin üretimine öncelik verilmelidir.
  • Gümrük tarifeleri milli sanayin kalkınma ihtiyaçlarına göre düzenlenmelidir.
  • Yabancı tekelleşmelere ve imtiyazlara son verilmelidir.
  • Demiryollarının yapımı bir programla yürütülmelidir.
  • Yerli malları karada ve denizde ucuz tarife ile taşınmalıdır.
  • İşçilerin durumu düzeltilmeli ve çalışma saatleri sınırlanmalıdır.
  • Aşar vergisi kaldırılmalıdır.

 

Biraz daha detayına girersek, sözkonusu kongrede mevcut katılımcı gruplarına göre alınan karar sayıları tam olarak aşağıdaki gibidir.

iktisat kongresi çiftçi grubu arması foto

  • Çiftçi Grubunun İktisat Esasları (83 Madde)
    • Reji Meselesi (9 Madde)
    • Asayiş Meselesi (14 Madde)
    • Âşar Meselesi (2 Madde)
    • Ziraat Bankası ve İtibar-ı Ziraî Meseleleri (6 Madde)
    • Yollar Meselesi (9 Madde)
    • Orman Meselesi (9 Madde)
    • Ziraatte Hayvanat Meselesi (18 Madde)
    • Çiftçiliğe ait Bazı Maddeler (18 Madde)
    • Ziraatte Makine Meselesi (8 Madde)

iktisat kongresi tüccar grubu arması foto

  • Tüccar Grubunun İktisat Esasları (126 Madde)
    • Bankalar (5 Madde)
    • Kambiyo ve Borsa İşleri (6 Madde)
    • Cuma Tatili (3 Madde)
    • Maden Meseleleri (9 Madde)
    • Orman Meselesi (15 Madde)
    • Ticaret-i Bahriye Meseleleri (24 Madde)
    • Ticaret İşlerini Kolaylaştıracak Esaslar (2 Madde)
    • Gümrük siyaseti (1 Madde – 3 Fıkra)
    • Gümrük Muamelatı (5 Madde)
    • İnhisar Sisteminin Ref‟i (1 Madde)
    • Kavanin ve Âhkam-ı Ticariyyenin İslâh ve Tâdili (2 Madde)
    • İtibâr Teşkilât ve Teshilât (4 Madde)
    • Ticaret Odaları (6 Madde)
    • Ticaret-i Hariciye Meseleleri (5 Madde)
    • Şirketler (5 Madde)
    • Ticarete Ait Mevadd-ı müteferrika (9 Madde)
    • Tedrisat-ı İktisadiye (5 Madde)
    • Temettü Vergisi (1 Madde)
    • Vesait-i Nakliye Meselesi (9Madde)
    • Vesait-i Muhabere (8 Madde)

iktisat kongresi sanayici grubu arması foto

  • Sanayi Grubunun İktisat Esasları (26 Madde)
    • Gümrüklerde Himaye Usûlü (4 Madde)
    • Teşvik-i Sanayi Kanunu Hakkında (8 Madde)
    • Yollar ve Vesâit-i Nakliyede Hususi Tarife (2 Madde)
    • Sanayi Bankaları (2 Madde)
    • Tedrisat-ı Sınaiye (4 Madde)
    • Sanayi Odaları (6 Madde)

iktisat kongresi işçi grubu arması foto

  • İşçi Grubunun İktisat Esasları (34 Madde)
  • Türkiye İktisat Kongresinin Yabancı Sermaye Hakkında Hükûmete Sunduğu Esaslar (10 Madde)

(Milli Türk Ticaret Birliği’nin yabancı sermaye hakkındaki önerisi  kongrede okunarak  aynen hükûmete takdimine karar verilmiştir)

 

Millet temsilcileri ile birlikte alınan bu kararlar, yeni Cumhuriyet yönetiminin ekonomik rehberi olmuş ve  planlı sayılabilecek bir ekonomik kalkınma modelinin temelini oluşturmuştur.

Milli ekonominin oluşumunda özel girişimciler özendirilecekse de, günün koşullarına göre gerçekçi davranılarak devletin de ekonomik faaliyetlerin en önemli aktörü olduğu vurgulanmış ve  devlet destekli karma ekonomik bir yapı öngörülmüştür.

Yukarıdaki grup kararlarından işçi grubunun 34 kararının nelerden ibaret olduğunu (tutanaklardan) merak eden değerli okuyucu için ayrıca paylaşıyorum.

“…

Madde 1 – Amele namiyle hitap edilmekte olan kadın ve erkek erbab‐ı sây ve ameleye bundan böyle işçi denilmesi (müttefikan kabul).

Madde 2 – Sari hastalıklar ve bilhassa verem son zamanlarda işçiler ve umum muhtacın ve ailelerinde pek ziyade tahribat yaparak ırkın özünü mahvetmekte olduğundan, hasılatı tesis edilecek verem tecridhaneleri, sanatoryum, emzikhaneleri ve hastanelerin masraflarına karşılık tutulmak üzere (sıhhat vergisi) namiyle bir verginin temettzu vergisine bir miktar zammı (İşçiler, çiftçiler, müttefikan kabul, sanayi ekseriyetle kabul, ticaret red).

Madde 3 – Meb’us ve belediye intihâblarında temsil‐i meslekî usulünün kabulü (Üç grup ekseriyetle kabul, ticaret red).

Madde 4 – Dernekler yani sendikalar hakkının tanınması. Tatil‐i Eşgâl Kanununun yeniden işçilerin hakkını tanımak üzere tetkik ve tanzimi (müttefikan kabul).

Madde 5 – Ziraattan maada sanayi işçileri ile bilûmum işçiler için (bir saat) istirahat müddeti hariç olmak üzere çalışma müddetinin sekiz saat olarak kabulü (müttefikan kabul).

Madde 6 – Sekiz saat çalışan bir işçinin gece dahi çalıştırılmasına mecburiyet hasıl olduğu takdirde yalnız dört saat çalıştırılacak ve tam gündelik alacak. Yalnız gece çalıştırılan işçiler gündüz işçisi gibi sekiz saat çalışır, fakat iki kat gündelik alır (birinci fıkra müttefikan kabul ikinci fıkra üç grup red, işçiler ısrar).

Madde 7 – Maden ocaklarında çalışan işçilerin altı saatlik mesaisinin bir gündelik itibar olunması. Ve maden ocaklarında onsekiz yaştan dûn olanlarla kadınların çalıştırılmaması (müttefikan kabul).

Madde 8 – Alelumum sanat müesseselerinde ve gümrüklerde oniki yaşını ikmal etmeyen çocukların çalıştırılmaması için leyli ve meccani müsesseseler açılması veya azami dört saat çalışma işe hafif işlerde çalıştırılmalarına müsaade edilmesi (Üç grup müttefikan kabul. İşçiler oniki yaşını bitirmemiş çocukların alelıtlak çalıştırılmamasında ısrar).

Madde 9 – Sanat müesselerinde, matbaalarda ve gümrüklerde üç ay çalışan bir işçiye(sabit işçi) denilmesi (Üç grup müttefikan kabul, ticaret red).

Madde 10 – Bilûmum müesseselerde sabit işçi olarak istihdam edilen kadınlara doğurmazdan evvel ve sonraya ait olmak üzere sekiz hafta ve her ay üç gün izin verilmesi. Ve bu gündelikleriyle aylıklarının tamam verilmesi (müttefikan kabul).

Madde 11 – Bilûmum işçi gündeliklerinin memleket maişetiyle mütenasib olarak hadd‐i asgari miktarının her üç ayda bir defa dernekler teşekkül edinceye kadar işçi mümessilleri hazır olduğu halde belediye meclislerince tayiniyle müesseseler tarafından vacîb‐ül‐ittibâ olmak üzere neşir ve ilanı (müttefikan kabul).

Madde 12 – İşçi gündelik ve aylıklarının umum müesseselerde nakden ve muntazaman verilmesi.

Madde 13 – Haftada bir gün işçilere istirahat müddetinin verilmesi (müttefikan kabul).

Madde 14 – (1 Mayıs) gününün Türkiye İşçileri bayramı olarak kanunen kabulü (sanayi ve işçi müttefikan, çiftçi ve tüccar ekseriyetle kabul).

Madde 15 – Sabit işçilerin hafta tatilleriyle resmi günlerde ve işçi bayramı gününde gündeliklerinin tam verilmesi. Umumi tatil günlerinde işçileri çalıştırmak mecburiyeti hasıl olduğu takdirde, iki kat gündelik verilmesi (birinci fıkra üç grup tarafından red, işçiler tarafından ısrar, diğerleri müttefikan kabul).

Madde 16 – Umum sanat müesseselerinde ve gümrüklerde ve matbaalarda ve şirketlerde müstahdem işçilerin hastalandıkları takdirde üç aya kadar gündeliklerinin tam verilmesi. Ve üç ay hastalanan ve hastalığı şifa bulmayan bir illetle malûl olduğu tahakkuk eden işçilerin işten çıkarıldıkları takdirde müesseselerin iktidar‐ı malîyesi ile mütenasib ikramiyeler vermeleri (birinci fıkra üç grup tarafından red, işçiler ısrar. Diğer fıkra müttefikan kabul).

Madde 17 – Evlenecek işçilere gündelikleri verilmek şartiyle bir hafta izin verilmesi (müttefikan kabul).

Madde 18 – Bir sene iş başında bulunan işçilere senede bir ay izin verilmesi ve gündeliklerinin tam îtası (üç grup red, işçiler ısrar).

Madde 19 – Daimî büyük sanat müesseselerinde, gümrüklerde, şömendöfer, elektrik ve tramvay gibi şirketlerde, maden ocaklarında çalıştırılan işçilerin kaza ve ihtiyarlık dahil olduğu halde hayat sigortasına rabıtları ve sigorta ücretinin müessese sahibleriyle işçiler tarafından yarıyarıya verilmesi. Ve derneklerin koyacağı tekaüdiye hakkının müesseselerce tanınması (müttefikan kabul).

Madde 20 – İş başında sakatlanan umum işçilerin sermayedarlar ve müesseseler tarafından hayatlarının emniyet altına alınması (üç grup red, işçiler israr).

Madde 21 – İki yüzeli işçi kullanan fabrikalar, şirketler müesseseleri içinde veya yakında bir dispanser, maden ocaklariyle büyük kıt’ada ormanları işleten ve ormanlarda fabrika yapan sermaye sahiblerinin veya şirketlerin ve tuzlaların cıvarında birer hastane ve maden ocaklarında işçiler için behemehâl birer parasız hamam yapmalarına mecbur tutulmaları (müttefikan kabul).

Madde 22 – Sanayi ve Mesai Müdüriyet-i Umumiyesinde bir mesai heyet-i tefişiyesinin ihdası ve bu heyete Birlikler İttihadından müşavir kabulü.(Ekseriyetle kabul).

Madde 23 – Sanat müesseseleri ve işçi çalıştıran diğer müesseselerin mevcut sıhhî nizamlara tevfikan daimî surette sıhhiye memurları tarafından teftiş ettirilmesi ve bu hastanelerin yapılması.

Madde 24 – Büyük sanat müesseseleriyle, şirketler, madenler, tuzlalar ve büyük kıt’ada orman işletenler ve bu ormanlar civarında fabrika yapanların müesseseleri yakınında işçileri için sıhhî evler yapmalarına mecbur tutulması, veya ev kirası zammı vermeleri (üç grup müttefikan, tüccar grubu ekalliyetle kabul).

Madde 25 – İşçi çocuklarının şehit çocuklarından sora tercihan leylî sanat mekteblerine meccanen kabulü (müttefikan kabul).

Madde 26 – Memlekette açılacak bütün işlerin Türk erbab‐i sây ve ameline tahsisi (müttefikan kabul).

Madde 27 – Mernleket dahilinde ticaretin tamamen serbest bulunmasi ve inhisar şeklinde imtiyaz verilmemesi (Müttefikan kabul).

Madde 28 – İnhisar suretiyle memleketimizde icra-i ticaret etmekte olan Tütün Rejisi inhisarının hemen ilgası( Ve imtiyazlı ecnebi müesseselerinin devletleştirilmesi (Birinci fıkrası müttefikan kabul, sonuncu fıkrası yalnız işçiler tarafından kabul ve diğer gruplar red).

Madde 29 – Ham eşya ve memleketirnizde mebzulen yetişen ve birinci derecede ihracat mevaddı meyanında bulunan tütün, pamuk, palamut, üzüm, incir ve ikinci derecedeki yün, tiftik, deri gibi mevaddın işlenmedikçe ihracaatının kat’iyyen men’i. İhracı halinde de ağır ihracat resmine tabi tutulması(Sanayi ve işçi müttefikan kabul, tüccar ve çiftçi grupları; buna müteallik mukarreatı nakzetmemek üzere tab’ını müttefikan talep).

Madde 30 – Temettu Kanununun servet ve kazanç itibariyle her ferde gelir üzerinde tarhını temin eden bir kanunun tanzimi( Ve bu meyanda işçilerin temettu vergisinden kat’iyyen affı, ve onbin lirayı mütecaviz sermaye üzerine “müterakki sermaye” ve miras ve vergisinin ihdası) (Birinci fıkra müttefikan kabul, diğer iki fıkra üç grup tarafından red, içiler ısrar).

Madde 31 – Hiçbir asrî zihniyete uymayan esnaf talimatnâmesinin ilgasıyla cemiyet teşkili hakkının her sınıf halka kanun mucibince bahşedilmesi (müttefikan kabul).

Madde 32 – Gediklerin, kabzımallığın, sırık hamallığının kat’iyen ilgası. Limanlarda, gümrüklerde kâhya vesair namlarla işçinin hukukunu kaybettiren ve memlekette işçiyi istibdatla kullanan kimselerin faaliyetlerine meydan verilmemesi (müttefikan kabul).

Madde 33 – Müesseseler tarafından her sene işçilere verilecek ikramiyenin müsavatla tevzii (üç grup müttefikan kabul, tüccar ekalliyetle kabul).

Madde 34 – Ziraat işlerinde kullanılan işçiler yukarıki maddelerin ahkâmından müstesnâdır ( (müttefikan kabul).

…”

1924 yılında Türkiye İş Bankası, 1925’de Türkiye Sanayi ve Maden Bankası kurulmuş, 1925 yılında bütçe gelirlerinin %40’ını oluşturan ve Türk çiftçilerinin belini büken aşar vergisi kaldırılmış, 1927’de Gümrük Tarife Kanunu çıkarılmış, 1926’da Kabotaj Kanunu kabul edilmiş ve 1938 yılına kadar yurdun doğu ile batısını, kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan 3.360 km demiryolu ulusal imkanlarla yapıldığı gibi yabancıların elinde bulunan demiryolu işletmeleri de millileştirilmiştir.

Özellikle 1920’li yılların sonlarından itibaren yeni cumhuriyetin devlet öncülüğündeki sanayileşme ve kalkınma hamlesinin hızlandığı görülür.

Yeni kurulan Türk Ulus devleti’nin bir çeşit karma ekonomi politikası izleyeceğinin sinyallerini veren Ekonomi Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, bunu kongrede şu sözlerle dile getirmiştir:

“…

Yeni Türkiye iktisadiyatı mevcut iktisat sistem ve siyasetlerinin hiçbirinin aynı olamaz. Memleketimizin iktisadî manâ ve ihtiyacına, iktisat tarihimizin ruhiyatına muvafık başlı başına bir iktisat siyaseti takip eylemek mecburiyetindedir. Biz iktisat meslekleri tarihinde mevcut mekteblerinden hiçbirine mensub değiliz. Ne (Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar) mektebine, ne de sosyalist komünist, etaist veya himaye mekteblerinden değiliz. Bizim de yeni Türkiye’nin yeni iktisadi manasına göre yeni bir iktisat mektebimiz vardır. Buna ben (Yeni Türkiye İktisat Mektebi) diyorum. Yukarıda zikrettiğim mekteblerden hiçbirine mensub olmamakla beraber memleketimizin ihtiyacına göre bunlardan istifâde etmeyi de ihmâl eylemeyeceğiz. Yeni Türkiye muhtelit bir iktisat sistemi takib etmelidir. İktisadî teşebbüs kısmen devlet ve kısmen teşebbüs-i şahsî tarafından deruhte edilmelidir… Hülâsa bazı hususatta iktisadiyatımız devletleştirme usulünü takib edecek, bazı hususatta iktisadî teşebbüslerini şahsî teşebbüslere terk edecektir.

…”

 

İzmir İktisat Kongresi Anıtı

İzmir İktisat Kongresi Anıtı
İzmir İktisat Kongresi Anıtı

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin,  İzmir İktisat Kongresi anısına yaptırdığı anıt 2001 yılında açılmıştır.

Sözkonusu anıt ile ilgili Büyükşehir Belediyesi sitesinden bir alıntı yapalım:

  • Kongrenin düzenlendiği ve 1970’lerin ikinci yarısında yıkılan binanın bulunduğu alanda yer alan İzmir İktisat Kongresi Anıtı, Kemeraltı, Gümrük, Çakaloğlu Hanı, Atatürk Bulvarı’nın yaya sirkülasyonun yoğun olduğu sokakların kesiştiği köşede çeyrek daire şeklinde yer almaktadır.
  • Kongreye katılan 4 kesimi ( Tüccar grubu, Sanayi grubu, İşçi grubu, Çiftçi grubu) sembolize eden 30 santim çapında 2.5 metre yüksekliğinde 4 krom nikel sütun, kongrenin düzenlendiği yıllardaki ulusal güven ve kararlılığı yansıtan ana öğeler olarak kabul edilerek tasarlanmıştır.
  • Anıtın, doğal Andezit malzeme ile oluşturulan, basamak, döşeme ve bordür elemanları ile yalın bir etki yaratması, krom nikel sütunlarda doğallığın içinde galibiyetin ve kararlılığın yansıtılması hedeflenmiştir.
  • Platformdan 80 santimlik çim ve çiçeklerle düzenlenmiş bir bölümle ayrılan fon (pano) duvarda ise 70 santime 100 santimlik iki pano oluşturulmuştur.
  • Bu panolar duvar yüzeyinden 4 santim öne doğru taşmış halde monte edilerek yaratılan derinlikte görsel etkileri güçlendirilmiştir.
  • Panoların birinde İktisat Kongresi binasının bulunabilen bir fotoğrafı, diğerinde de Atatürk’ün Kongre açılış konuşmasının bir paragrafı yer almaktadır.
  • Pano duvarın sokağa bakan yüzeyi köşesinde ” İzmir İktisat Kongresi” anısına yazısı çim zeminden 30 santim yukarıya gelecek şekilde monte edilmiştir.
  • Tasarımın bütününde kent kimliğine katkıda bulunan, kentlilerde soru ve ilgi uyandıran aynı zamanda Kongrenin anısının kente yansıtılması konsept olarak belirlenmiştir.

Keşke, kongrenin yapıldığı binayı muhafaza ve restore etmeyi başarabilseydik. Yapamadık efendim…

İzmir İktisat Kongresi binası foto

Sitemizin   “bilgedünyalı” adına kaynaklık eden bilgelik, kendini, ulusunu ve insanlığını bilmek ile ilgilidir. Bütün paylaşımlarımız böyle bir bilgeliğin yaygınlaştırılması amaçlıdır.

Türk Ulus Devleti tarihindeki bu çok önemli kongreyi okuyarak milli bilgeliğimizin yaygınlaşmasına katkıda bulunduğunuz  için çok teşekkürler.

blank

blank
A.Can Ayışık