EMPERYALİZM VE SAVAŞGLADİO VE KONTRGERİLLAPDF İÇERİK

AVRUPA VE TÜRKİYE’DE GLADIO-KONTRGERİLLA DOSYASI

Last Updated on 16/06/2024 by ahmet can ayışık

blank

 

 

 

 

Neden kuruldu, Nasıl başladı ve Neler yaptı…

Gladio’yu yaratan dünya güç dengeleri…

İtalya ve Türkiye’de Gladio-Kontrgerilla operasyonlarının amacı…

CIA’nın Soğuk Savaş süresince ana görevi, gizli faaliyet operasyonları aracılığıyla komünizm ile küresel boyutta mücadele etmek ve ABD etki alanının genişletilmesini sağlamaktı.

ABD Başkanı Richard Nixon’ın ifadesiyle; “ABD’nin geleceğe yönelik resmi dışişleri programları ve politikalarının gerçekleştirilmesi ile ilgili olmakla birlikte, ABD hükümetlerinin bu işlerdeki ellerinin dışarıdakiler tarafından fark edilemeyeceği kadar planlı ve dikkatli eylemler” sözkonusuydu.

Örneğin; CIA ve ABD Özel Kuvvetleri Latin Amerika’da sessiz ve adı konulmamış savaşlar yürüterek çok sayıda ülkenin siyasal ve askeri gelişmelerini böyle yönlendirmişti. 1954’de Guatamala Başkanı Jacobo Arbenz’in devrilmesi, 1961’de Fidel Castro’yu devirmek için yapılan başarısız Domuzlar Körfezi Harekatı, 1967’de Ernesto Che Guevara’nın Bolivya’da bir operasyon ile öldürülmesi, 1973’de Şili Cumhurbaşkanı Salvador Allende’nin devrilmesi, 1979’da Sandinist devriminin ardından Nikaragua’da “Kontralar”a destek verilmesi gibi.

Örneğin; Latin Amerika dışında: 1953’de İran’da Musaddık’ın devrilmesi, 1962’de Nelson Mandela’nın tutuklanmasına yol açan “Güney Afrika Polisi”nin (Beyaz) desteklenmesi, 1979’da “Sovyetler”in sahadaki oluşumlar ile Afganistan’ı işgale zorlanması ve Usame Bin Ladin’in   El Kaide Terör Örgütü”ne destek verilmesi (ya da kurulması ve destek verilmesi), 1975’deki Vietnam yenilgisinin ardından Kamboçya’daki üslerden komünist Kızıl Kmerler komünist gerilla örgütü lideri Pol Pot’a destek verilmesi.

Evet, ABD terör örgütlerini yeni kullanmaya başlamadı!

“GLADIO”yu yaratan dünya düzeni hakkında daha gerçekçi değerlendirmeler yapabilmek ve Gladio neden ortaya çıktı? Sorusunun cevabını anlayabilmek için 2.Dünya Savaşı dönemine kadar geri gitmemiz gerekiyor. Çünkü, Gladio gerçeğini ortaya çıkartan koşullar o dönemdeki dünya güç dengeleriyle çok yakından ilgili.

2.Dünya Savaşı, batı kapitalizminin dünya egemenliği için jeopolitik olarak zorunlu bir savaştı. Ardından gelen Soğuk Savaş da kapitalizmin dünya egemenliği için aynı derecede gerekli olan bir jeopolitik zorunluktan kaynaklanmaktaydı.

Teorisi vardı.

  

Dünya Savaşı Sonrasındaki Dünya Düzeni

2.Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte dünya; biri ABD önderliğindeki “NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü)” ve diğeri de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği önderliğindeki “Varşova Paktı” adı verilen askeri işbirliği örgütleri olmak üzere başlıca iki askeri bloka bölünmüştü. 1950’li yıllardan sonra, genellikle bunlardan birincisinin “Batı Bloku” ikincisinin ise “Doğu Bloku” şeklinde adlandırılması yaygın anlayış haline gelmişti.

Şimdiki nesil pek bilmez; Doğu Bloku, Sovyet Bloku ya da Demir Perde; Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile onun Doğu ve Merkez Avrupa’daki müttefiklerini tanımlamak üzere batıda üretilmiş ve kullanılmış olan terimlerdir. 1947’de, başta Polonya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Doğu Almanya olmak üzere komünist rejim altına giren birçok ülke Moskova’dan yönetilen ayrı bir sosyalist/komünist blok haline gelmiş bulunuyorlardı. Varşova Paktı ve Comecon, terimleri de Doğu Bloku terimi yerine sıklıkla kullanılmaktaydı.

Belirtilen iki kutuplu dünya düzenini vurgulamak için en çok kullanılan bir başka kavram ise “iki kutuplu ya da çift kutuplu dünya düzeni” nitelendirmesi olmuş ve bu durum, Doğu Bloku’nun önderi durumundaki Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yıllarda çökmesine kadar devam etmişti.

Tam burada, bir başka kavramın tanımını yapmamız gerekiyor: “Soğuk Savaş; Batı Bloku ile Doğu Bloku ülkeleri arasında 1947’den 1991’e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasal ve askeri gerginlik sürecidir.” Sözkonusu gerginlik süreci, aslında kapsamlı sıcak savaş dışındaki her türlü mücadeleyi kapsamaktadır.

Soğuk Savaş döneminde Batı Bloku, NATO üyesi olan/olmayan diğer ABD müttefiki kapitalist ve antikomünist ülkelerden, Doğu Bloku ise Varşova Paktı’na üye olan/olmayan komünist ülkelerden oluşuyordu. Aslında, zaman içinde, bu iki karşıt blokun yanı sıra hiçbir bloku desteklemeyen ve “Bağlantısızlar Hareketi” adı verilen üçüncü bir ülkeler grubu daha ortaya çıkmıştı. Örneğin, Çin ve Yugoslavya hem Doğu Bloku ülkeleri hem de Bağlantısızlar Hareketi ülkeleriydi. Bu iki komünist ülkenin her iki blokta yer almasının nedeni de Sovyetler Birliği ile olan sistemsel görüş farklılıklarıydı.

Elbette, 2.Dünya Savaşı’nın ardından “halk demokrasileri” olarak nitelendirilen “sosyalizm temelli sistemlerin oluşması” ve “sosyalist hareketlerin” birçok ülkede yaygınlaşması, ABD tarafından tepkiyle karşılanmış, ABD kapitalizmi için önemli bir tehdit olarak algılanmıştı.

Batı kapitalizmi için tehdit denildiğinde ilk akla gelmesi gereken konu; öncelikle 16.YY’dan başlayarak elde ettiği sömürgelerin elden gitmesi, sonrasında ise kar maksimizasyonu için yaşamsal önemdeki dünya piyasalarındaki egemenliğini kaybetme korkusudur. Dünya bazında kar maksimizasyonu için dünya bazında piyasa egemenliği gerekmektedir. Tabii, bunu mecbur kalmadıkça böyle açık söylemezler. Çok çeşitli kılıfları vardır, onlara sararak size yuttururlar. İyilikle yerseniz ne ala. Yoksa, zorla yuttururlar. Yani, tercih size kalmış!

Batı kapitalizmi dediğimiz de aslında “Batı Avrupa ve ABD”dir. Batı kapitalizmi batı Avrupa’da doğmuş ve dünyaya önce toprak ele geçirerek, sonrasında ise teknolojileri, piyasaları, parayı-sermayeyi ve üretimi ele geçirerek egemen olmuştur. Nasıl olduğunu oldukça detaylı şekilde bu blogda yazdım.

İngiltere başbakanı Winston Churchill’in, 5.3.1946 tarihinde ABD’nin Fulton kasabasında (Missouri) ABD başkanı Henry Truman ile birlikte Sovyetler Birliği’ne siyasal savaş ilan eden ve “Demir Perde” ifadesine ilk defa yer veren ünlü konuşmasının yapılmasıyla, dünya için hem yeni bir süreç başlamış hem de doğu bloku için kullanılan “Demir Perde” kavramı siyasal literatüre eklenmişti.

Evet, Soğuk Savaş süreci böyle başlamıştı.

Churchill’in, Anglo-Sakson ülkelerindeki yöneticileri sosyalizme/komünizme karşı güç ve işbirliği oluşturmaya çağırdığı” bu konuşma, uluslararası arenada Batı Bloku için bir eylem planının da başlangıcı olmuştu. Sözkonusu eylem planı, temelinde; olabilecek bir sıcak savaşa hazır olmanın yanısıra, sosyalist/komünist yayılmayı önlemek amacıyla  akla gelebilecek her türlü önlemi almayı kapsamaktaydı. Büyük bir silahlanma yarışı başlatılması, dünyanın her yerinde ABD üslerinin kurulması, giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren “halk demokrasileri” ile “sosyalist/komünist atak” karşısında “kapitalist bloklaşmanın örgütlenmesi” için harekete geçilmesi öngörülmekteydi.

Bu kapsamda, 1947 yılı Mart ayında, ABD Başkanı Truman, SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) tehdidi altında olduğu değerlendirilen ülkelere ekonomik ve askeri yardıma dayalı yeni bir doktrin açıkladı: “Truman Doktrini.”

Fakat, Truman Doktrini’ni yazmadan önce 2.Dünya Savaşı’na jeopolitik bir bakış atmamız gerekiyor. Çünkü, bunu yapmadan, kapitalizmin dünya egemenliği iddiasını sürdürebilmesi için zorunlu gördüğü jeopolitik gerekliliği anlayamayız.

  

Dünya Savaşı’nda Jeopolitik Hedefler

2.Dünya Savaşı, dünyadaki güç dengelerini yeniden şekillendiren 20.YY’ın en önemli olayıdır. Bu büyük savaş, batı kapitalizminin en önemli ülkelerinden “Nasyonal Sosyalist” Almanya’nın, 1 Eylül 1939 tarihinde Polonya’yı işgali ile başlamış, ABD’nin 14 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları ile son bulmuştur. Başlangıçta, Avrupa kapitalizminin kendi içerisinde süren bir yeniden hesaplaşma ve paylaşım savaşı gibi görünen savaş, 1941 yılında Almanya’nın, antikapitalist mahiyetteki sosyalist devlet SSCB’ne saldırması ile Avrupa kapitalizminin ve Sovyet sosyalizminin de içinde (kapitalist ve antikapitalist ülkelerin) yer aldığı çok boyutlu bir hesaplaşma süreci haline gelmiştir.

Almanya’nın SSCB’ne saldırmasının temelinde yatan en önemli neden neydi?

Pek çok sebep sayılabilir. Fakat, duygusal(!) nedenler olmadığı açıktır. Antikapitalist bir ülkenin, Avrupa kapitalizminin en sert modeline (Nasyonal Sosyalizm) sahip bir ülke tarafından saldırı hedefi yapılması rastgele gerçekleşmiş bir olay değildi. Asıl sebep “Jeostratejiktir.” Yani, temelinde o dönemde kabul gören bir sistemik analiz yer almaktaydı. Faşist Alman yönetiminin dünya egemenliğine ulaşabilmek için yapmış olduğu “jeopolitik bir analiz.”

O zaman, doğru yoldan gidebilmek için Jeopolitik kavramını da açıklamamız gerekiyor.

En basit tanımıyla Jeopolitik; “Coğrafyanın politika üzerindeki etkilerini araştıran bilim dalıdır.”  Devlet yönetimi ile ilgili her alan jeopolitiğin ilgi alanına girmektedir. Bu anlamda, Jeopolitik, ulusal-askeri güvenlik literatüründe “ulusal güç unsurları” olarak genel kabul gören; askeri, siyasal, ekonomik, bilimsel-teknolojik, sosyo-kültürel değişkenlerin hepsini esas alan bir analiz yaklaşımıdır.

Peki, Jeostrateji nedir?

Jeostrateji: “Jeopolitik çıkarların stratejik yönetimidir.”

Bu en temel kavramlar hakkında düşünce sahibi olmadan 2.Dünya Savaşı’nı konuşursak eksik bir iş yapmış oluruz. Ben de o nedenle yazıyorum.

Dünya egemenliğini ciddi olarak hedefleyen bütün ülkeler için jeopolitik ve jeostrateji olmazsa olmazdır. Jeopolitik, dünya egemenliğine giden yolu tanımlamanın bilimidir. 2.Dünya Savaşı’ndan önce önem taşıyan bu olgu, savaş sonuçlandıktan sonraki dünya düzeninde de son derece belirleyici olmuştur.

 

Kara Egemenliği Teorisi

Jeostratejinin kurucusu sayılan İngiliz coğrafyacı Halford J.Mackinder’in (1861-1947) ortaya koyduğu jeostratejik teoridir. Mackinder, 1904 yılında yayınladığı “Tarihin Coğrafi Mihveri” isimli bildirisinde ve 1919 yılında yayınladığı “Demokratik İdealler ve Gerçek (Democratic Ideals and Reality)” kitabında “Kara Egemenliği Teorisi/Heartland/Kalpgah/Kalp Yeri/Canevi Teorisi” olarak tanınan jeostratejik dünya egemenliği teorisine yer vermişti. Bu teori jeostratejide genel kabul gören adıyla “Kara Egemenliği Teorisi” olarak bilinir.

Mackinder’in dünya egemenliğinde önem taşıyan Kara Egemenliği Teorisi’ne göre dünya 3 bölümden oluşur:

  • Dünya Adası (World-Island)
  • Yakın adalar (Offshore Islands): Britanya Adaları ve Japon Adaları.
  • Uzak adalar (Outlying Islands): Kuzey-Güney Amerika ve Avustralya kıtaları (Uydular/Peykler).

Mackinder’in “Dünya Adası” tanımında Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları birleşik olarak dikkate alınır. Dünya adasını kontrol altına alan güç, dünyanın bilinen kaynaklarının %50’den fazlasını kontrol eder. Dünya Adası’nın kontrolündeyse “Kalpgah” denilen bölgenin kontrolu anahtar önemdedir.

Kalpgah olarak nitelendirilen merkez bölge; Volga nehrinden Yangtze (Gök Irmak) nehrine kadar uzanan, Himalayalar’dan kuzeyde Buz Denizi’ne kadar olan alandır.

Kalpgah denilen Asya’nın bu geniş toprakları, dünya siyasetinin eksen (mihver) bölgesini teşkil etmektedir. Bu eksen bölge dışında bulunan “Büyük İç Kuşak”da (Hilal de denir) Almanya, o zamanki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Türkiye (Bir kısmı), Hindistan ve Çin bulunur. “Dış Kuşak”da ise ABD, Kanada ve Japonya yer alır. Halford J.Mackinder’in 20.YY başında tanımladığı eksen bölgesini, 20.YY sonlarına güncellersek; Rusya Federasyonu’nun, İran’ın, Afganistan’ın, Pakistan’ın kuzey kısımlarının, Tibet platosunun kuzeyinin; Kazakistan’ın, Türkmenistan’ın, Özbekistan’ın, Kırgızistan’ın, Doğu Türkistan’ın ve Moğolistan’ın yer aldığı  alanı kapsadığı görülür. Türkiye’nin bir kısmı da bu eksen bölgesi içinde bulunur.

blank

 

Evet, Mackinder şöyle yazmıştır:

  • Doğu Avrupa’yı kontrol eden kalpgahı (Kalp Yerini) kontrol eder;
  • Kalpgahı kontrol eden dünya adasını (World-Island) kontrol eder;
  • Dünya adasını kontrol eden dünyayı kontrol eder.

Ve devam eder: “Kalpgah’ı kontrol altına almanın yolu Almanya ve Rusya (SSCB) arasında herhangi bir ittifakın oluşmasını engellemek, bunlardan birinin Doğu Avrupa’ya hükmetmesini önlemekten geçer. Bunun için  bu iki büyük güç arasında güçlü tampon devletler kurulmalıdır.”

Geniş yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olan Kalpgah ile büyük Slav nüfus Avrupa’nın örgütçü gücü Almanlar tarafından işgal edilerek kontrol altına alınırsa, dünya egemenliği Almanların eline geçecektir.

Mackinder, 2.Dünya savaşı yıllarında kaleme aldığı bir makalesinde de şunu yazmıştır: “SSCB’nin savaştan galibiyet ve Almanya’yı işgal ederek çıkması durumunda dünyanın en büyük kara gücü olması kaçınılmazdır. Kalpgahı kontrol altında tutacak böyle bir güce karşılık; ABD, İngiltere, Kanada ve Fransa ortak bir güç oluşturmalıdır.”

Mackinder’in Kalpgah teorisi 2.Dünya Savaşı’nda olduğu gibi sonrasındaki Soğuk Savaş sürecinde de önemli olmaya devam etmiş ve gündemdeki yerini daima korumuştur. Çünkü, kapitalist blok için dünya egemenliğine giden yolu gösteren önemli bir sistematik yaklaşımdır.

Dolayısıyla, aslında, Alman faşizmi, 1941 yılında SSCB’ne saldırmamış olsaydı da kapitalist ve sosyalist modellerle yönetilen ülkeler arasında sıcak ya da soğuk bir savaş sürecinin yaşanması kaçınılmazdı. Avrupa kapitalizmi, zamanın egemen jeopolitik/jeostratejik anlayışı doğrultusunda, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği ile kalpgah denilen alanı ve dünya adasını kontrol altında tutabilmek için bunu yapmak zorundaydı. Çünkü, kar maksimizasyonu peşindeki kapitalist batı, dünya egemenliğine sahip olmadan bu amaca ulaşmasının ne kadar zor olduğunu bilmekteydi. 17.YY’da önce ticari kapitalizm, ardından sanayi kapitalizmi ve 18.YY sanayi devrimi ile hızlanan “Dünya Sömürgecilik Dönemi” 20.YY’da ancak böyle sürdürülebilirdi. Zamanın jeopolitiği/jeostratejisi böyle söylemekteydi.

Zamanın güncel jeopolitiği, yüceltilen Germen ırkçılığı ve Germen kültürünün üstünlüğünü esas alan Alman faşizmi ile birleştiğinde tüm diğer aşağı ırklar gibi Slavlara da sadece Büyük Alman ulusunun ikinci derecedeki hizmetçileri olma dışında yaşam hakkı tanımıyordu. Bütün Slav toprakları, yer altı ve yer üstü kaynakları sadece büyük Alman faşizminin (kapitalizminin) emrinde olacaksa var olabilirdi. Tam bu noktada; jeopolitik ilkeler, “Germen ırkının üstünlüğü kültürü” ve “dünya egemenliği ülküsü” ile “batı kapitalizminin sosyalist üretim biçiminin dünyadan yok edilmesi arzusu” birbiri üzerine “tam” oturuyordu. Hem sosyalist üretim biçimi yok edilecek hem de bu ülkelerdeki Slav nüfus Büyük Alman egemenliği için köleleştirilerek yer altı ve üstü kaynaklarına el konulacaktı.

Lebensraum (Almanca anlamı: Yaşam alanı), Doğu Avrupa’da Almanya sınırları dışında yaşayan Alman azınlıkların Almanya’nın hakimiyetinde birleştirilmesi ve yeni toprakların kolonizasyonu ile beraber Alman nüfusunun bu topraklara yerleştirilmesi politikasıdır ve özü itibariyle Slavların köleleştirilmesi amacıyla kalpgahın egemenliğini hedefler.

Aslında, daha sonrasındaki Soğuk Savaş dönemi de bu egemenlik savaşının bir başka boyutta devamına sahne olacaktır. Yani, aslında duygusal birkısım kararlarla değil, dünya egemenliği için askeri gücün o zamanki sistematik yaklaşımlar doğrultusunda harekete geçirilmesiyle yaşanan büyük bir savaşın ardından yine dünya egemenliği için yapılan topyekun bir eylemler bütünüydü ortaya çıkan.

 

Savaş Sonrası Ekonomik ve Siyasal Durumun Analizi

Evet, savaş sonrasında da dünya egemenliği için genel kabul gören temel jeopolitik yaklaşım değişmedi. Değişen sadece güç dengeleriydi.

2.Dünya Savaşı’nda, SSCB ve bir kısım Doğu Avrupa ülkeleri yeni topraklar kazanırlarken, Avrupa’da Almanya’dan ve her ne kadar kazanan tarafta olsa da savaştan oldukça yıpranarak çıkmış olan İngiltere’den doğan güç boşluğunun SSCB tarafından doldurulduğu bir dönem başlamıştı. Batı Bloku’nda ise yenilen Almanya ve ekonomik olarak eski gücünden çok şey kaybeden İngiltere’den doğan güç boşluğunu, bloktaki yeni lider rolünü alan ABD dolduracaktı.

Savaş yıllarında Avrupa ülkelerinin GSMH’sı ortalama olarak %25’den fazla düşmüştü. Avrupa’nın toplam olarak dünya üretimi içindeki payı tüm zamanların en düşük düzeylerindeydi. Savaştan sonra SSCB kontroluna giren doğu Avrupa ülkelerinden sağlanmakta olan tarımsal ürün miktarında önemli düşüşler yaşanmış ve batı Avrupa’nın satabileceği sanayi ürünleri karşılığında eskiden olduğu gibi bu bölgeden besin maddesi satın alma olanağı da ortadan kalkmıştı.

İlave olarak, savaş süresince tüm Avrupa’da tarımsal üretimde ciddi azalma meydana gelmişti. Batı Avrupa’da 1946 yılında elde edilen toplam buğday ve patates miktarı 1938 yılının ancak 2/3’ü kadardı. Birçok Avrupa ülkesinde ekmek karneye bağlanmış, başta et fiyatları olmak üzere besin maddelerinde çok yüksek enflasyon yaşanır hale gelmişti.

Önemli Avrupa ülkelerinden Almanya ve İtalya savaştan ciddi yıkımla çıkmıştı. İngiltere ve Fransa ise hem yıkım hem de savaş için harcadıkları kaynakların büyüklüğünden dolayı ekonomik olarak büyük çöküntü ve borç yükü altında bulunan ülkeler durumundaydı. Avrupa’daki sanayi tesislerinin önemli bir kısmı harap olmuş, altyapı çökmüştü. Savaş öncesi ile kıyaslandığında, en büyük ekonomik güç kaybı yaşayan ülke İngiltere’ydi. Savaş nedeniyle altın ve döviz rezervleri tükenmiş, borçları artmıştı. Savaştan sonra uluslararası arenada Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere önemli güç kaybına uğramışlardı. İngiltere, savaş süresince ABD’nden Ödünç Verme ve Kiralama Yasası kapsamında 31 milyar dolarlık yardım aldı. Bu borcu hiçbir zaman geri ödemedi ve savaşın ardından üzerinde güneşin batmadığı topraklarını (sömürgelerini) kaybetme sürecine girdi. İngiltere’nin dışarıdan gelen ürünlere ihtiyacı arttıkça, ihracatı giderek düştü. 1945’de ihracatı, 1938’dekinin 1/3’ü kadardı. Dış ticaret açığı ise savaş öncesinin üç katına çıkmıştı. Ülke artık ekonomik ve siyasi olarak, “dünyanın merkezinde” değildi.

Savaş sonrası Avrupa’sının siyasal yapısında da önemli değişimler yaşandı. Bakın neler oldu; İtalya’da 1946 yılı seçimlerinde komünist ve sosyalist partilerin toplam oyu %40’lara yükselerek bu ülkede sol yelpazedeki partiler çok önemli bir güç haline geldi. Fransa’da, 1947 yılında Paul Ramadier tarafından kurulan milli mutabakat hükümetinde bile 5 komünist bakana yer vermek zorunda kalındı. Denilebilir ki, Batı Avrupa’da, yani kapitalizmin anavatanında İngiltere dışındaki ülkelerin hemen tamamında sosyalist/komünist siyasal partiler oldukça güçlü hale gelmişler ve bunların seçim yolu ile tek başlarına veya koalisyon ortağı olarak iktidara gelme ihtimalleri oldukça yükselmişti.

Diğer yandan, savaşın bitmesiyle birlikte, Doğu Avrupa’da önemli miktarda SSCB askeri gücü (Kızılordu-Red Army) konumlanmış, sosyalizm/komünizm sert ve yumuşak güç unsurlarıyla doğu Avrupa’da etkinliğini arttırarak batı kapitalizminin Avrupa’daki askeri güçleri için hiç olmadığı kadar büyük bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmıştı.

Doğu Avrupa ülkelerindeki Sovyet yayılması sonucu, bu ülkelerdeki ekonomik modelin sosyalist üretim tarzına dönüşmesi, kapitalist üretim tarzının beşiği durumundaki batı Avrupa ülkeleri üzerinde çok etkili sosyo-ekonomik ve siyasal baskı oluşturmaya başlamıştı.

Evet, kapitalist Batı Avrupa’nın, savaşın ardından oluşan yeni güç dengelerinde, üretiminde, dış ticaretinde, kaynak temininde ve siyasal olarak kendi ülkelerinde güçlenen sosyalist/komünist partilerden ve sivil toplum örgütlerinden kaynaklanan yönetim modelinde büyük problemleri vardı. Üstelik bu ülkelerdeki sosyalist parti ve kurumlar da SSCB tarafından destekleniyordu.

Deyim yerindeyse, 2.Dünya savaşı’nda “Avrupa, dünya egemenliği yolunda ayağına sıkmış” gibi bir görüntü sözkonusuydu. Fakat, gerçekte olan başka bir şeydi; nasyonal sosyalist/faşist Alman modelinin dünya egemenliğine gidişi önlenmiş, 1917 Ekim devriminden sonra hızla güçlenen Sovyet modeli ise 27 milyon insani kayıp (2.Dünya savaşı’ndaki insan kaybının neredeyse ½’si) ile önemli ölçüde yıpratılmıştı. Böyle önemli insani kayba uğrayan bir ekonomik/siyasal modelin, sonraki dönemde üçüncü bir büyük savaşı göze alamamasının temeli de oluşturulmuştu.

Oysa, 2.Dünya Savaşı’nda geleneksel Avrupa kapitalist güçleri gerilerken, okyanusun diğer tarafındaki kapitalist ortak durumundaki ABD, oluşturduğu “Savaş Ekonomisi”nden sağladığı çok büyük kazançlarla; Batı Bloku’nun yeni lider ülkesi olarak  aktif rol almaya başlamıştı.

1940-1944 (savaş) döneminde ABD’nde sanayi üretimi %90, ziraat üretimi %20, toplam GSMH %60 büyümüştü. Yani, yılda ortalama %15 düzeyinde büyüyen bir ekonomi sözkonusuydu. ABD ekonomisinde bu tür bir büyüme daha önceki dönemlerde hiç görülmemişti. Bu büyüme rakamlarıyla, ABD, o dönemde, büyük dünya güçleri arasında savaş sürecinde yoksullaşmayan ve tam aksine büyümeyi başaran tek ülke durumundaydı. 1945 Yılında ABD altın rezervleri 20 milyar dolarlık seviyesiyle, tüm dünyadaki altın rezervlerinin neredeyse 2/3’ü düzeyindeydi.

Savaş ekonomilerinin beslenmesi için savaş en gerekli şeydir. Savaşın sona ermesi, kuşkusuz ki, ABD savaş ekonomisi için çok istenen bir gelişme değildi. Savaşı daha uzatmanın işlerine çok daha fazla yarayabileceğini düşündüklerinden, mecbur kalmasalar atom bombasını da kullanmazlardı.

Savaş sona erdiğinde, ABD yönetimi için en büyük endişe kaynağı, savaş ekonomisine yönelik üretim yapan fabrikaların durmasıyla milyonlarca Amerikalı’nın işsiz kalacak olmasıydı. İlave olarak, Amerikan ordusundan terhis olacak yüzbinlerce genç işsiz de bunlara katılacaktı. Yapılan hesaplamalara göre savaş yıllarında 15 milyar dolara kadar yükselen ABD ihracat (dışsatım) gelirlerinin 3 milyar dolarlara gerilemesi sözkonusuydu. Ayrıca, ABD’nin en önemli dışsatım pazarı durumundaki Avrupa savaştan sonra ekonomik olarak dibe vurmuş, altın ve döviz rezervleri erimişti. Sadece bu da değil; doğu Avrupa’daki yeraltı kaynakları da elden çıkarak Doğu Bloku’nun eline geçmişti.

Ve beklenen oldu. 1946 yılında ABD sanayi üretimi %30 civarında geriledi. İşsiz sayısı da 500 binlerden 3 milyonlara yükseldi. Tahminler, işsiz sayısındaki artışın 1950 yılına kadar 10 milyonlar seviyesine yükseleceği yönündeydi. ABD yönetimi, 1930 yılındaki büyük ekonomik bunalımın yarattığı olumsuzluklardan tam olarak kurtulamadan, yeni bir ekonomik bunalımın ufukta görünmesinden duyduğu kaygıların etkisi altında savaş sonrası politikalarını oluşturmak zorundaydı.

Dünyanın en önemli savaş ekonomisini yönetenlerin oluşturacağı savaş sonrası dış politikanın tam göbeğinde de kaçınılmaz olarak ABD çıkarlarına hizmet edecek jeopolitik ve jeostratejik ilkeler doğrultusundaki planlamalar yer alacaktı. Savaş sonrası dönemdeki ABD ekonomik çıkarları doğrultusunda birincil öncelik; Doğu Bloku tarafından bir kısmı ayrıştırılarak küçültülmüş “dünya ticaretindeki sınırlamaların kaldırılmasıydı.” Yani, ABD kontrolundaki dünya bölgesinde hiçbir ülke, yüksek gümrük duvarları, bölgesel ticaret blokları gibi kısıtlamalarla dış ticaret akışını engellememeliydi. İhracatta ve ithalatta serbestlik esas olmalıydı.

Ulus devletlerin uygulamak isteyebileceği “ithal ikameci” ve “dışalımı minimize edecek” mahiyetteki ekonomik politikalar belirttiğim bu hedefe ulaşılmasını engelleyici mahiyette görüldüğünden kötülenmeliydi. Kötülendi. Üstelik, ulusal ekonomik politikalar, ithal ikameci niteliklerinin yanında “ulusal kalkınmacı” niteliklerinden dolayı “planlamacı” da olmak zorundaydı. Planlamacılık ise Sovyetlerin sosyalist ekonomisinin temel yaklaşımı olduğundan, kötülenmesiyle de yetinilmeyip “öcüleştirilmesi” gerekiyordu. Onun da gereği yapıldı.

Ayrıca, doğru planlama ülke ekonomilerinde israfı önlüyor, hızlı sanayileşme ve kalkınma sağlıyordu. Oysa, batı Avrupa ve ABD dışında yeni rekabetçi ortakların ortaya çıkması istenmiyordu.

Kötüleme, öcüleştirme ve engelleme sağlanmalıydı; hepsi sağlandı…

Piyasa ekonomisi, hem de “serbest piyasa ekonomisi” yani “en liberal olanının her yerde genel kabul görmesi ve uygulanması” çok önemliydi. Serbest ticaret düşmemeli, yükselmesi sağlanmalıydı. Çünkü, ABD ve onun kapitalist ortaklarının ekonomik gelişmesinin devam edebilmesi için yurt dışına daha da çok mal satmaya ihtiyaçları vardı. Batı kapitalizmi, sadece mal ihraç etmez; sermaye de ihraç eder. Batı kapitalizminin sömürgecilik ile biriktirdiği sermayenin diğer ülkelere borç olarak verilmesi de bu kapsamda düşünülmelidir. Batı kapitalizminin daha çok kar elde edebilmesi için böyle engelsiz bir yoldan ilerlenmesi gerekiyordu. Başta ABD olmak üzere yeni düzende batı Avrupa kapitalizminin ulusal çıkarları öncelenmeliydi. Bu gerçek, hiç değişmeden devam ediyordu. Atalarımızın dediği gibi; “önce can, sonra Canan.”

Bütün bu nedenlerle, ABD, dünyaya kendi öngördüğü ekonomik ve siyasal düzeni benimsetmek zorundaydı. Bu ekonomik ilkelerin esası da Adam Smith’in geliştirdiği, “serbest ticaret sayesinde kaynakların daha etkili bir biçimde dağılacağını, verimliliğin her yerde yükseleceğini, bu yolla herkesin satın alma gücünün artacağını” ileri süren Klasik İktisat Teorisi’nde mevcuttu. Böylece, ABD’nin lider olduğu Batı Bloku; 1942-1946 yılları arasındaki dönemde, bu yöndeki ekonomik politikaları uygulayacak IMF, Dünya Bankası, GATT gibi uluslararası ekonomik düzenleme ve kurumları hayata geçirdi.

Elbette, dünya egemenliği yolunda savunulacak ekonomi ve siyaset politikaları için “askeri güç” olmazsa olmazdı. Sözkonusu askeri gücün oluşturulabilmesine yönelik olarak; önce 1948 yılında Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve İngiltere arasında Batı Avrupa Savunma Örgütü, ardından 1949 yılında ABD, Kanada, Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç ve Portekiz’in de bu ülkelere katılmasıyla kurulan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması) örgütlenmeleri gerçekleştirildi.

Sonuçta, savaş sonrası yeni durum, ABD ve SSCB(Rusya) olmak üzere başlıca iki güç merkezli yeni bir dünya düzeni ortaya çıkardı. Güç merkezi durumundaki her iki ülke de yeni dünya düzenindeki güçlerini korumak ve daha da arttırmak amacıyla, birlikte hareket ettikleri ya da kendi yanlarına çekmek istedikleri diğer ülkelere her türlü yardımı yapmaya başladılar. Bu yardımların en önemli hedeflerinden biri de savaş sonrasında kontroldan çıkmaya başlayan sömürge ülkelerinin ve az gelişmiş ülkelerin, yardım ve kalkınma desteği verilerek kontrol altına alınmasıydı. Aşağıdaki harita (Alıntı: Wikipedia) Soğuk savaş döneminde ülkelerin bloklara göre dağılımını gösteriyor.

blank

Bütün bunlar olurken, kuşkusuz, Mackinder’in Kara Egemenliği Teorisi tam da ana eksende kalmayı sürdürüyordu.

Futbol oynayanlar bilir; takım sporlarında “rakibe alan bırakmamak” diye bir kavram vardır. 2.Dünya Savaşı sonrası olan buydu; rakibe alan bırakmamak için her iki blokun lider güç unsurları bütün imkanlarını kullanarak kendi grup ülkelerinin egemenlik alanını genişletmeye gayret ediyorlardı. Yumuşak güç unsurlarıyla, olmazsa sert güç unsurları da hazırdaydı! Büyük alanda oynamak demek, daha büyük alanı kontrol etmek demekti. Daha büyük alan da daha büyük güç ve daha çok kar anlamına geliyordu. Başlayan bu süreç, bloklardan biri diğerine kesin üstünlük sağlayana kadar sürecekti. Sıcak ya da soğuk olması fark etmezdi. Savaş savaştı.

Dünya Savaşı Sonrasında Avrupa’da Komünizm Tehdidi

Savaşın ardından, doğu Avrupa’daki Sovyet yayılmasıyla birlikte gelişen ekonomik yapısal dönüşüm ve doğu Avrupa ülkelerinin dış ticaretinden batı Avrupa’nın dışlanması, Avrupa kapitalizmi için çok ciddi bir ekonomik baskı yaratmıştı. Baskı ve temel korku, dünya bazındaki kar maksimizasyonunun ve dünya piyasaları üzerindeki egemenliğin ciddi tehdit altında olmasıydı aslında. Üstelik, yukarıda belirttiğim gibi İtalya ve Fransa başta olmak üzere batı Avrupa ülkelerinin kendi içlerinde de sol yelpazedeki siyasal partilerin hızla güçlendiği bir sürecin siyasal yönden (yani içeriden) baskısı artıyordu.

Avrupa’da,  batı kapitalizminin, Sovyet sosyalist güçleri karşısında hiç olmadığı kadar güçsüz olduğu bir dönem başlamıştı. Bu dönemde Avrupa’nın kendi dinamiklerine bırakılması halinde, sosyalizm/komünizmin Avrupa’da yayılması potansiyeli oldukça büyüktü.

Jeopolitik ve jeostratejik ilkeler, batı kapitalizminin yeni lideri ABD’nin acilen etkin liderlik göstermesini gerektiriyordu. Yoksa, önce Avrupa, sonra da ABD kapitalizmi büyük bir sistemsel yenilgiye uğrayabilir, ardından dünya egemenliği de kar maksimizasyonu da güme gidebilirdi. Piyasaları ve bağlı ülkeleri elinden alınmış bir kapitalizm tek dişi kalmış bir canavara dönüşebilirdi. Elbette, pamuk eller hemen cebe atıldı. Yukarıda değindiğimiz gibi ABD, 2.Dünya Savaşı’nın tek gerçek galibiydi. Hiç yıkıma uğramadan dünyanın en önemli savaş sanayisine geçiş yapmış, en önemli rakibi olabilecek bütün ülkelerin yara sarmakla uğraşacağı bir dönemde kar maksimizasyonu ve ekonomik egemenlik için kullanabileceği inanılmaz bir fırsat yakalamıştı. ABD, kendi yönünden en doğru olanı yapmak zorundaydı. Yaptı. Elbette, kendi koşullarını dayatarak!

Nasıl olduğuna kısaca bakalım.

Önce “Truman Doktrini” geldi…

 

Truman Doktrini

İngiltere’nin, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle Türkiye ile Alman işgaline uğrayan Yunanistan’a yapmakta olduğu askeri ve ekonomik yardımı, Mart 1947’den itibaren keseceğini ABD’ne bildirmesiyle Truman Doktrini’ne gidilen süreç başlamış oldu.

Bu arada, Yunanistan’da iktidarı ele geçiren sosyalist/komünistler ve başlayan iç savaş, Batı Bloku’nun yeni lideri ABD için alarm zillerinin çalması demekti ya da Avrupa’nın yeni kontrol fırsatı süreci için ilk hareket noktası…

Yunanistan’ın düşmesi halinde, İtalya’da, iktidara sol partiler gelebilir ve ardından Türkiye’nin Sovyet kontrolu altına girmesi durumu da oluşabilirdi.

Belirtilen nedenlerle, 1947 yılından itibaren ABD dış politikasında ağırlığı “komünizme karşı açılan savaş”ın taşıdığı bir dönem başlamış ve bu dönemin en önemli adımlarından birini “Truman Doktrini” oluşturmuştur. Truman Doktrini, adını ABD başkanı Harry S.Truman’ın 1947 yılında Türkiye ve Yunanistan’a yapma sözü verdiği askeri yardımdan almaktadır. Birincil amacı; “doğu bölgesi SSCB’nin kontrolu altına giren Avrupa’nın batı bölgesinin kontrolunun kaybedilmemesidir.”

Değerli okuyucu, yukarıda kısaca değindiğim Mackinder’in Kara Egemenliği Teorisi’ni hiç unutmadan okusun bütün yazdıklarımı…

Truman’a “Türkiye ve Yunanistan’a askeri uzmanlar gönderme ve bu iki ülkeye yardım yapılabilmesi için 400 milyon dolarlık bir bütçeyi kullanabilme yetkisini” içeren teklif, 22 Nisan 1947’de Senato’da, 9 Mayıs 1947’de de Temsilciler Meclisi’nde kabul edildi. Kongre’de “Yunanistan ve Türkiye’ye Yardım Yasası” olarak yasalaşan doktrin, 22 Mayıs 1947’de Başkan Truman’ın onayıyla yürürlüğe girdi. Yasa, ABD Başkanı’na Türkiye ve Yunanistan’a yapılacak mali yardıma ek olarak, malzeme, hizmet ve bilgi yardımı ile askeri ve teknik uzmanlar gönderme yetkisini de vermişti. Yine aynı kanun gereğince:

  • Bu yardımın ABD Başkanı’nın bilgi/onayı alınmadan Türkiye ve Yunanistan tarafından amaç dışı kullanılmaması,
  • Türk ve Yunan hükümetlerinin, ülkelerine verilecek yardımın yerinde ve amacına uygun olarak kullanılıp kullanılmadığını denetlemek için gönderilecek yetkililere gerekli her türlü bilgiyi vermekten kaçınamayacakları,
  • Amerikan medya kuruluşlarının yardımın kullanılması konusunda serbestçe inceleme ve bilgi toplamalarına da engel olunamayacağı

şartları konulmuştu. Sözkonusu şartların, 1964 yılında Türkiye Kıbrıs’a harekat yapmak istediğinde kafasını çarptığı kısıtlamaları getiren mahiyette olduğu, “acaba zamanında fark edilmemiş miydi?” diye de sorası geliyor insanın.

Oysa, Haziran 1947’de Yunanistan ve Temmuz 1947’de Türkiye ile imzalanan ikili anlaşmalar ile yardım süreci başladığında; Yunan basını bu yardıma temkinli yaklaşarak anlaşma şartlarını iç işlerine müdahale etme hakkı verebilecek düzeyde ağır bulmuştu. O dönemdeki Türk basını ise genel olarak anlaşmaya olumlu yaklaşarak Amerikan dostluğunu öne çıkaran haber ve yazılara yer vermişti. Bizim basınımız daha mı saftı acaba?

Anlaşma kapsamında, aynı yılın Mayıs ayı içinde 21 subay ve 2 iktisatçıdan oluşan bir ABD heyeti Türkiye’ye gelmişti. Bu heyetin hazırladığı raporda; Türkiye’nin ekonomik durumunun iyileştirilmesi için ordudaki insan sayısının azaltılarak ordunun modernizasyonuna önem verilmesi, verilecek yardımın öncelikle yol yapımı ve bakımı, kargo ulaşımının geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitilmesi ve havaalanlarının onarılmasında kullanılması gibi öneriler yer almaktaydı.

Değerli okuyucunun hemen anlayacağı gibi:“Truman Doktrini; özünde Türkiye ve Yunanistan’a ekonomik yardım yapılması suretiyle her iki ülkeyi ABD kontrolu altında tutma amacıyla düzenlenmişti. Ekonomik kontroldan siyasal kontrola gidilmesi amaçlanıyordu. Böylece, Türkiye ve Yunanistan, batı kapitalizminin ve ABD ekseninin bağlı ulus devletleri haline getirileceklerdi.”

Doktrinin kabul edildiği dönemde, ABD kongresinde iki ülkeye yapılacak yardım miktarının 400 milyon dolar olması planlanmıştı. Ancak, yardım 337 milyon dolarda kaldı. Paranın 268 milyon doları Yunanistan’a, 69 milyon doları da Türkiye’ye verildi. Bu tutarların, Yunanistan’da %59’u, Türkiye’de ise %100’ü askeri amaçlı kullanıldı. Yardımın dengesiz dağıtılması ve Türkiye’ye hak ettiğinden az yardım verildiği hep yazıldı. Daha çok yardım istedi Türkiye’deki bazı çevreler ve daha çok ABD eksenine bağlı ülke konumuna gelinmesi için adeta çırpındılar…

ABD’den gelen paranın Türkiye için yeterli olmadığı düşüncesiyle, Türk hükümeti ile ABD arasında yapılan görüşmeler sonrasında yardım miktarının arttırılması ve sürekli hale getirilmesi kararlaştırıldı. 1948 yılında ABD Kongresi tarafından yeni bir düzenleme yapılarak Türkiye ve Yunanistan’a yapılan yardımlar “Dış Yardım Yasası” kapsamına alınarak sürekli hale getirildi.

Truman Doktrini’nin Yunanistan açısından en önemli sonucu; Yunan İç Savaşı’nın akışını değiştirerek, savaşın Yunanistan’daki “Batı Bloku taraftarlarınca kazanılmasını” sağlamasıdır.

Sonrasındaki siyasi ve ekonomik gelişmeler bu yazının konusu olmadığından burada bırakalım. Sadece, Truman Doktrini aracılığıyla Türkiye ve Yunanistan’ın ekonomik ve askeri olarak ABD etki alanına dahil olduğunu yazalım. Bu anlamda doktrin amacına ulaşmıştı. Fakat, ABD’nin, bu yardımı yaparken Türkiye’den ilave bir kısım konularda taleplerinin de olduğu sonradan ortaya çıkacaktı. Bu ilave konular ise şunlardı:

  • Serbest seçimlere dayanan demokratik modelin yerleştirilmesi,
  • Milli Şeflik gibi müesseselerin kaldırılması,
  • Kalkınma Planları ile ekonominin şekillendirilmesine son verilmesi,
  • Köy Enstitüleri’nin kapatılması.

Saydıklarımdan son ikisi Sovyet sosyalizminden esinlenilmiş yaklaşımlar olarak görüldüğünden ABD tarafından hoş karşılanmamaktaydı. Milli şeflik müessesesi ise Nazi Almanyası’nı çağrıştıran bir yaklaşım olarak nitelendiriliyordu. Oysa, bütün bu yapılanların Türk Ulus Devleti’nin hızlı kalkınmasını engellemek gibi bir hedefi de vardı. Hızla kalkınan bir Türk ekonomik modeli, ABD ve batı kapitalizminin kar maksimizasyonuna yönelik olarak kullanılacak iyi bir pazar yaratmak yerine, onların kar maksimizasyonuna köstek olacak güçlü bir rakip ortaya çıkarabilirdi.

 

Marshall Planı

ABD, Truman Doktrini ile -gerekçelerini yukarıda açıkladığımız gibi- 1.Dünya Savaşı sonrasındaki geleneksel dış politikasını değiştirerek, dünya siyasetinde aktif rol üstlendiği yeni bir dış politika izlemeye başlamıştı. Truman Doktrini ile atılan bu adımın tamamlayıcısı niteliğindeki ikinci adım ise Marshall Planı’ydı.

Peki; Marshall Planı neydi?

Marshall Planı, kısaca yazmak gerekirse; “1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konulmuş ABD kaynaklı, antikomünist hedefleri olan ekonomik yardım paketidir.” Sözkonusu plan kapsamında 16 ülke ABD’nden ekonomik kalkınma yardımı almıştır.

Savaştan büyük zarar görerek güçsüz hale gelmiş Batı Avrupa’nın Sovyet kontrolu altına girmemesi amacıyla, ABD, 1945-1946 döneminde Batı Avrupa ve beraberindeki 16 ülkeye toplamda 15 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yapmıştı. Ancak, bu yardım yeterli olmamıştı.

Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakanı George Marshall kendi soyadıyla anılan “Marshall Planı”nın ana yaklaşımını 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada açıkladı. Marshall Planı’nın 1947 yılında Paris’te yapılan ilk toplantısına SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri de katılmışlardı. Çünkü, Marshall Planı’nın bir amacı da yardım yoluyla SSCB kontrolundaki Doğu Avrupa ülkelerinde kopuş yaratmaktı. Ancak, SSCB ve doğu Avrupa ülkeleri sonraki toplantılara katılmadılar. Dolayısıyla, planın doğu Avrupa ülkeleri ayağı işlemedi.

 ABD Kongresi Marshall Planı’nı 11 Eylül 1947’de onayladı. Aşağıda plan kapsamındaki ülkeler ve aldıkları yardımlar (Alıntı: Wikipedia) var.

blank

blank

Buna Doğu Bloku cevabı ise gecikmedi.

Avrupa’da sosyalizmin önünü kesmek amacını taşıyan Marshall Planı’na cevap olarak “Kominform” ortaya çıktı. Avrupa’nın önde gelen komünist partileri, Sovyetler Birliği’ne yapılan tehditlere karşı koyarak uluslararası komünizm faaliyetlerini yeniden örgütlemek üzere, Sovyetler Birliği Komünist Partisi öncülüğünde Silezya’da bir konferansta toplandılar. Bu toplantının sonunda, 5 Ekim 1947’de Kominform’un kurulduğu ilan edildi. Merkezi Belgrad’da bulunan Kominform’un amacı; “İşçilerin tek vatanı olarak kabul edilen Sovyetler Birliği’nin savunulması ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından temsil edilen emperyalizme karşı mücadele edilmesi” olarak belirlenmişti.

Yeri gelmişken Doğu bloku ülkelerini de yazalım (Alıntı: Wikipedia) ki, merak edenler için kolaylık olsun.

blank

Yanlış bilinenin aksine, Yugoslavya hiçbir zaman Doğu Bloku ya da Varşova Paktı üyesi olmamıştı. Komünist/sosyalist bir modeli benimsemesine rağmen, partizan ve milliyetçi önderi Tito, ülkesini genellikle sözkonusu iki cephe arasında tarafsız bir konumda tutmaya gayret etmişti. Arnavutluk ise 1961 yılından itibaren Sovyetler Birliği ile bağlarını kopararak Çin ile müttefik haline gelmişti.

NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü-North Atlantic Treaty Organization)

Şubat 1948’de, Çekoslovakya Komünist Partisi’nin Sovyetler Birliği’nin desteği ile Çekoslovakya’da kontrolü ele geçirerek yaklaşık 40 yıl sürecek sosyalist/komünist modele geçişi ile Batı Avrupa için çok daha etkili bir yapılanma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu olay 1948 “Çekoslovakya Darbesi” ya da “Prag Darbesi” olarak anılır.

Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda, Lüksemburg tarafından 17 Mart 1948’de imzalanan ve Soğuk Savaş’ın başındaki Sovyet tehdidine karşı ortak bir savunma antlaşması olan Brüksel Antlaşması, NATO’nun kuruluşunun öncüsü olarak değerlendirilmektedir. Sözkonusu anlaşmaya ve batı Avrupa ülkeleri tarafından yine 1948 yılında Batı Avrupa Birliği Savunma Organizasyonu’nun kurulmuş olmasına rağmen, taraf devletlerin, Sovyetler Birliği’nin askeri gücü karşısında yine de zayıf durumda olduğu değerlendirilmekteydi.

Prag darbesi, Batılı ülkeler için gerçekten tedirgin ediciydi. Marshall Planı’nın kabulünü kolaylaştırdığı gibi Batı Almanya’nın, NATO’nun kurulmasına, Fransa ve özellikle İtalya’da sosyalistlerin/komünistlerin iktidardan uzak tutulmasına yönelik güçlü tedbirler ve karşılıklı güvenliğe yönelik ciddi adımlar atılmasına yol açmıştır.

Kuzey Atlantik Antlaşması 4 Nisan 1949’da Washington’da imzalandı ve ABD tarafından aynı yılın Ağustos ayında onaylandı. İmzalayanlar arasında Brüksel Antlaşması’na taraf olan beş devlet ile ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz bulunmaktaydı. İlk NATO Genel Sekreteri Lord Ismay; 1949’da yaptığı bir açıklamada, örgütün amacının “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” olduğunu belirtmişti.

Aşağıdaki harita (Alıntı: Wikipedia) katılım yıllarına göre NATO üyesi ülkeleri gösteriyor.

blank

NATO’nun oluşturulmasıyla “Atlantikçilik” adı verilen ve “Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yapan batıcı bir düşünsel yaklaşım” da somut olarak yaşama geçirilmiş oluyordu. Fakat, NATO denildiğinde anlaşılması gereken temel gerçeklik; batı kapitalizminin ve

onun küresel çıkarlarının askeri savunucusu bir örgütlenme olduğudur. Dolayısıyla, o çıkarlar için tehdit olarak algılanan veya algılatılan her ne ise NATO ona karşıdır efendim.

Brejnev Doktrini

Brejnev Doktrini’nin Gladio ile doğrudan bir ilgisi olmamakla birlikte, Soğuk Savaş’ın karşı (Doğu Bloku) bloktaki bir yansıması olması anlamında kısaca değinmekte fayda gördüğüm için kısaca değinmekte fayda gördüm.

Sosyalist hükümetlerce idare edilen Macaristan 1956 yılında, Çekoslovakya ise 1968 yılında ülkede reform yapılmasını isteyen muhalif hareketlerin (Prag Baharı) iktidarı tehdit ettiği gerekçesiyle Kızılordu başta olmak üzere Varşova Paktı silahlı kuvvetlerince işgal edilmiştir.

Doktrin ilk kez Pravda’nın 26 Eylül 1968 tarihli sayısında S.Kovalev tarafından Sosyalist Ülkelerin Egemenliği ve Uluslararası Görevleri adlı makalede dile getirilmiştir. Sonrasında Sovyetler Birliği lideri Leonid Brejnev tarafından 13 Kasım 1968 günü Polonya Birleşik İşçi Partisi Kongresi’nde kamuoyuna açıklanmıştır.

Doktrine göre, sosyalist sistemin egemen olduğu bir ülkede kapitalizmin yeniden egemen olmasına yönelik yaşanan saldırgan gelişmeler sadece bu ülkeyi değil tüm sosyalist ülkeleri ilgilendiren birer sorundur. Yaşamsal önem taşıyan bu tür sorunların halledilmesi sadece o ülkeye bırakılamaz ve silahlı müdahale dahil olmak üzere her türlü şekilde bertaraf edilmeye çalışılır. Doktrin, Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist ülkelerde meydana gelebilecek benzer şekildeki gelişmelere, Macaristan ve Çekoslovakya örnekleri yaratılarak müdahalede bulunulmuş olmasından sonra ortaya konulmuş ve sosyalist ülkelerin içişlerine yapılan askeri müdahaleleri gerekçelendirmede kullanılmıştır.

Buraya kadar yazmış olduklarım ile Gladio yapılanmasına temel oluşturan genel çerçeveyi de tanımlamış olduk.

 

Avrupa Ülkelerindeki Gladio Yapılanması

Soğuk Savaş süresince, Avrupa’daki Sovyet tehdidine karşı konulması ve soğuk savaşın sıcak savaşa dönüşmesi halinde Doğu Bloku’nun Avrupa’yı işgal etmesinin ne şekilde engellenebileceği konusu NATO ve Batı Bloku için en önemli konu olmuştu.

Avrupa’da 1939-45 yılları arasında süren 2.Dünya Savaşı yıllarında, Nazi işgaline karşı ABD ve İngiliz istihbarat örgütleri öncülüğünde (CIA, MI6 gibi) oluşturulan “direniş şebekeleri” benzeri teşkilatlar, savaş boyunca Nazi (nasyonal ve sosyalist sözcüklerinin ön hecelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuş bir sözcüktür) güçlerine karşı ciddi engelleyici eylemler yapmışlardı. Dolayısıyla, bu tür şebeke örgütlenmelerinin Avrupa’daki Sovyet işgalinde de faydalı olacağı hususu savaşta deneyimlenmişti. Buradaki “şebeke” kavramını, TDK sözlüğündeki “Birbiriyle bağlantılı ve gizli çalışan kimselerin tümü” anlamında kullanıyorum.

Böylece, 2.Dünya Savaşı’nın ardından, batılı istihbarat örgütleri, Avrupa ülkelerinde kurdukları yeni ve gizli şebekelerde, bu tür görevlerde yer almaya hevesli çok sayıda insanı devşirerek örgütlediler. Onlara, zamanı geldiğinde görev yapmaları için ihtiyaç duyabilecekleri araç-gereç, silah ve her türlü donanımı sağladılar. Bu tür araç-gereç ve donanımın, barış döneminde, herkesin gözü önünde sağlanması ve depolanması mümkün olmadığından, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gizli şekilde saklanacağı özel silah ve donanım depoları oluşturuldu.

Elbette, bu tür gizli direniş şebekeleri için haberleşme çok önemliydi. Etkin ve gizli haberleşmeyi sağlayacak özel iletişim kanalları ve gerekli donanımın da sağlanması gerekiyordu. Onlar da sağlandı.

1977 yılına kadar, kamuoyu tarafından hakkında hemen hiçbir şey bilinmeyen sözkonusu şebekeler, Soğuk Savaş dönemi süresince, yani 2.Dünya Savaşı’nın bitimi ile Sovyetler Birliği’nin çöktüğü 1990’lı yıllara kadar, özellikle NATO üyesi olan bütün Avrupa ülkelerinde devredeydi. Tabii gizli olarak.

Sonrasındaki dönemde bu şebekelerin tamamen yok olduğunu da düşünebilirsiniz, benim gibi aşırı kuşkuculardansanız “siz öyle sanın” diyenlerden de olabilirsiniz. Tercih sizindir efendim. Yazdıklarımın içinde cevabı var…

Bütün bu nedenlerle, Gladio tarihindeki önemli kilometre taşlarına şöyle bir değinmemiz gerekiyor. Bakalım neler olmuş…

1990 Yılında, önemli bir NATO üyesi ülke olan İtalya hükümeti, ülkesinde böyle bir şebekenin varlığını açıkladığında, üstelik bu şebekenin barış dönemi içerisinde İtalya’da aktif hale geçerek bir kısım terör ve ilişkili nitelikteki eylemlere karıştığına yönelik ciddi bulgular da ortaya çıkarıldığında, bu durum dünya kamuoyunda sarsıcı etkiler yaptı. Ardından, bir kısım Avrupa ülkeleri, kendi ülkelerinde de benzer şebekelerin kurulmuş olduğunu ortaya çıkardılar.

Şebekeler o kadar gizliydiler ki, faaliyette bulundukları ülke insanlarının bunlardan haberi bulunmadığı gibi ülke parlamentolarının ve hatta hükümetlerin bir kısmının bile bilgisi dışındaydılar!

“GLADİO (Kısa Roma Kılıcı)” bu tür şebeke ya da ağlardan İtalya’dakinin adıdır. Bu ad, sonradan benzer yapıları ifade etmek için kullanılan genel bir kavram haline gelmiştir.

Gerçekte, bu tür gizli şebekelerin ülkelere göre farklı adları vardı. Hepsi ortaya çıkarılamamakla birlikte, bir kısmı deşifre edilebildi. Hepsini bilemediğimiz için de en çok bilineni olan Gladio adlandırmasını hepsi için kullanmakta bir sakınca yok. Örneğin, Türkiye’deki Gladio şebekesinin kod adı “Ergenekon” olabilir miydi?

Olabilir. Türk kamuoyunda daha çok “Kontrgerilla” adı yaygın kullanılır. FETÖ terör şebekesi, bir başka gizli şebeke olduğu iddia edilen Ergenekon’u tasfiye mi etti, yoksa kendisi mi gerçek “Ergenekon” ya da “Gladio” şebekesiydi?

Soğuk Savaş sona erdiğinde, NATO kontrolundaki bütün Gladio şebekeleri tasfiye edildi mi, yoksa bir kısmı çeşitli amaçlarla faaliyette mi kaldı?

Aslında, Avrupa’daki bir Sovyet işgali halinde, yani sıcak savaş durumunda faaliyet göstermek üzere oluşturulan bu gizli şebekelerin, savaş olmadan da harekete geçtiklerine yönelik pek çok olay olmuştu. Ülkeleri saymak istemiyorum. İtalya bunlardan biriydi. Almanya bunlardan biriydi. Türkiye bunlardan biriydi.

Peki, bu nasıl oldu?

Gladio şebekelerinin bir ortak özelliği vardı: üst komutası NATO ve dolayısıyla da ABD’ndeydi. Yani, oluşturuldukları NATO üyesi ülkelerin talimat ve bilgisi dışında, bağlı olduğu merkezin (ABD) emirleri doğrultusunda her an faaliyete geçebilir durumda tutulmaları esastı. Şebekenin, konumlandığı ülkenin işgale uğraması halinde, işgalci güçlere karşı etkin mücadele başlatabilmesi için komuta önceliklendirmesinin böyle oluşturulması gerekiyordu. Görünür gerekçesi belki de haklıydı. Ancak, bu gizli şebekelerin bir kısmı, oluşturuldukları NATO üyesi ülkelerde ve üstelik bir işgal durumu da gerçekleşmeksizin, talimatlı ya da talimatsız şekilde çeşitli yasadışı işler ve eylemlerde bulundular. Daha da önemlisi, bu şebekelerin talimatlı ya da talimatsız gerçekleştirdikleri eylemlerin çok büyük bir kısmı antidemokratikti. Oluşturuldukları ülkelerdeki seçmen iradesini, siyasal gelişmeleri etkileyici ve yönünü değiştirici nitelikteydi. Bu nitelikleri ile aslında öngörülüş amaçlarının oldukça dışında ve bir kısmı ise adeta kontrolsüz mahiyettelerdi.

Başta ABD, herkesin terörizmle mücadeleden söz ettiği günümüzde, bu ikiyüzlülükten sıyrılmak ve Avrupa’daki NATO üyesi ülkelerde oluşturulan Gladio şebekelerinin, en azından bir kısmının, kontrol altında veya dışında olarak ciddi terör şebekeleri haline gelebildiğini, antidemokratik ve yasadışı eylemlere karıştığını kabul etmek zorundayız.

İtalya’nın o zamanki başbakanı Giulio Andreotti; Ağustos 1990’da İtalya’da ve NATO üyesi diğer Avrupa ülkelerinde “Gizli NATO şebekeleri olduğunu” açıkça kabul etti. NATO Gayri Nizami Savaş Grubu tarafından kontrol edilen bu gizli şebekeler, sözkonusu ülkelerde komünizm ile mücadele etmek üzere kurulmuştu. Kuruluş ve kontrolleri CIA, MI6 ve SIS tarafından sağlanmaktaydı. Ait oldukları ülkelerdeki askeri/sivil gizli servisler ile işbirliği halindeydiler. Avrupa’daki Sovyet istilasına karşı gizli eğitimler, gizli silah, patlayıcı, araç-gereç ve her türlü donanım sağlanarak oluşturulan sözkonusu gizli şebekelerin oluşturulma nedeni olan Avrupa’daki “Sovyet İstilası” ise hiç gerçekleşmedi. Oysa, bu şebekelerin birincil amacı istila sonrasında işgal güçlerinin cephe gerisinde faaliyet göstererek, direniş hareketlerinin çekirdek gücü olmak, istihbarat sağlamak, düşman güçlere karşı silahlı ve bombalı saldırılar yaparak onu yıpratmak, lojistik ve üretim merkezlerini sabote etmekti.

Bu amaçlar doğrultusunda Gladio şebekelerine seçilen önemli sayıda insan için birincil kriter doğal olarak antikomünist olmaktı. Bu nedenle, 2.Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da ve Sovyet işgalinde komünizmle mücadelede çok değerli deneyimler edinen “Nazi istihbaratının uygun görülen bütün seçilmiş üyeleri de Avrupa’daki bu gizli NATO şebekelerinde görevlendirildi.” Nazi savaş suçlusu olması gerekenlerin bir bölümü de dahil!

Evet; uygulamada, Avrupa’nın Sovyet istilasına uğraması halinde, örgütlerin harekete geçmesi durumunun seçeneklerden sadece birincisi olduğu ortaya çıkmıştı. Gerçekleşen seçenek ise harekete geçmek için savaşın beklenmemesi ve gizli şebekelerin sürekli eylem halinde tutulmalarıydı. Böylece, NATO üyesi ülkelerde, bir Sovyet işgali olmadan ve barış halinde dahi “Soğuk Savaş” süresince devamlı aktif durumda tutulan “Gladio” gerçeği sözkonusuydu.

Sonrasında yok muydu?

Elbette vardı…

Bu durumu tam olarak anlayabilmemiz için 2.Dünya Savaşı sonrası dönemdeki ABD tehdit önceliklendirmesinde, Doğu Bloku ile silahlı bir çatışmadan çok daha önemli görülen asıl tehdit önceliklendirmesinin:

  • Bir kısım ülkelerde oldukça geniş halk desteğine sahip komünist partiler,
  • Avrupa’daki Nazi istilasında silahlı/silahsız direniş faaliyeti gösteren sol partizan örgütlenmeler ve bunların o ülke kamuoyunda yarattığı olumlu imaj,
  • Komünistlerin demokratik yollarla, yani seçimlerle iktidara gelebileceği ülkelerin batı sistemi dışına çıkması olasılığı

şeklinde yapıldığını bilmemiz gerekiyor.

İşte bu nedenle, oluşturulan Gladio şebekeleri, Sovyet istilası olmadan da bir kısım ülkelerde harekete geçti ve halkın sayısal çoğunluğunun desteklediği sosyalist/komünist partilerin iktidara gelmesine karşı çeşitli yasadışı ve gizli eylemler gerçekleştirdi. Bu şebekeler; seçimle gelmiş iktidarlara karşı darbeler düzenlemek, toplumlardaki sol sempatiyi önlemek üzere göstermelik sol terörist gruplar yaratarak silahlı/bombalı eylemlerle halkı “sol”dan uzaklaştırmak/korkutmak gibi çeşitli eylemler yaptılar. Buna gizli bir savaş yürüttüler de denilebilir.

2.Dünya Savaşı sonrası İtalya’sı, batı Avrupa’nın en güçlü sol parti yelpazesine sahip ülkesi olarak bu gizli şebekelerin operasyonları için adeta bir laboratuar işlevi taşır. Ayrıca,   İtalya, bu şebekeler konusunda en fazla bulgunun ortaya konulabildiği bir ülke durumundadır.

İtalya 1949 yılında NATO’ya katıldı. Aynı yıl, 30 mart 1949 tarihinde ise başka bir önemli gelişme oldu; İtalya’da savaş sonrası ilk askeri gizli servis SIFAR, CIA ile işbirliği içerisinde kuruldu. Saat işliyordu…

NATO’ya katılım ile yeni bir istihbarat kabiliyetine sahip olmanın aynı döneme denk gelmesi salt bir rastlantı değildi elbette…

Gizli Servis SIFAR, en başından beri, “ABD tarafından empoze edilen ve İtalya’nın bağımsızlığını tam ve gerçek anlamda yok eden çok gizli bir protokol ile düzenlenmişti.” NATO planlamasıyla koordine edilen bu protokole göre, SIFAR’ın CIA karargahına karşı, toplanan tüm istihbarata tam olarak ulaşılmasını sağlamak ve idare haklarını, başta SIFAR personel seçiminin CIA onaylı olması da dahil olmak üzere, ABD’ne teslim etmek yükümlülüğü altındaydı. SIFAR, gerçekte bağımsız bir İtalyan gizli servisi değildi. Büyük oranda CIA etki ve kontrolü altındaydı.

İtalya’ya biraz daha yakından bakalım…

 

Savaş Sonrası İtalya’sındaki Siyasal Dengeler ve NATO Üyeliği

1946 seçimleri; 1922-1943 yılları arasındaki dönemde İtalya Krallığı’nda iktidarda olan İtalyan faşizminin devrilmesinden sonra yapılan ilk demokratik seçimlerdi. Seçimlerdeki ana siyasi özneler faşist dönemden önce de güçlü Hristiyan Demokratlar, Sosyalistler ve faşizm ile Nazizme karşı örgütlü silahlı partizan direnişte öne çıkan İtalyan Komünist Partisi’ydi. Seçime, ayrıca faşist dönem öncesi iktidardaki varlıklı sınıfları temsil eden liberaller de katılmıştı. Bakalım, İtalya’da 1946 seçimleri nasıl sonuçlanmış?

(Alıntı: Wikipedia)

blank

Batı Avrupa’daki en büyük komünist parti PCI ve Sosyalist Parti PSI toplam oyların yaklaşık  %40’ını alırken, Hıristiyan Demokratlar %35 oy almışlardı. İtalya’daki bu tablo, iktidarda yine Hristiyan Demokrat bir başbakan olsa da ABD ve Batı Bloku için alarm zillerini en üst düzeyde çaldıracaktı.

İtalya’da seçimle de olsa sol yelpazedeki partilerin iktidarı kesinlikle engellenmeliydi. Engellendi. Neler yapıldı neler…

Seçimlerden sonra başbakanlık görevini üstlenen sağcı Hıristiyan Demokrat De Gasperi, ABD tarafından doğrudan desteklendi. 2.Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa kamuoyunda prestiji yükselen Sovyetler Birliği ve komünistlerin İtalya’da da etkili olması, özellikle halk nezdinde İtalyan Komünist Partisi’nin saygınlığının artması ABD tarafından büyük tehlike olarak tanımlandı. 1947 yılı Ocak ayında yaptığı ABD ziyaretinde ülkenin acil ihtiyacı olan ekonomik yardımı karar altına aldıran De Gasperi, büyük sermaye çevreleriyle temasıyla da dikkat çekiyordu. De Gasperi, ABD  ziyareti sırasında 100 milyon USD civarında bir kredi imkanı sağlamış, bu yardım yaklaşan Soğuk Savaş döneminde İtalyan Hükümetine ABD tarafından verilen bir güvenoyu olarak yorumlanmıştı. De Gasperi değişmekte olan ABD dış politikasını da iyi analiz ederek ülkede hükümet ortağı konumunda olan komünist ve sosyalistleri “1947 Mayıs Krizi” adı verilen süreçte hükümetten tasfiye etmişti.

Mayıs Krizi adı verilen siyasal gelişmeler, 1947 Mayıs ayında İtalya ve Fransa’da koalisyon hükümetlerinden komünistlerin tasfiye edilmesini anlatır. Kriz, Avrupa’da Soğuk Savaş’ın başlangıcını sağlayan olaylardan da biri durumundadır. Elbette, arkasında ABD dış politikasının etki ve gücü vardır. Kredilerin verilmesinin dayatılan koşullarında büyük incelikler sözkonusudur. Bu incelikleri bilmeyenleri ince ince doğrarlar efendim. Bu nedenle bilmek zorundayız. Ya da doğranacağız!

Bir paragraf da Fransa için yazalım…

Fransa’da koalisyona katılan Fransız Komünist Partisi üyesi bakanların varlığı hükümet içinde gerginliklere sebep olarak gösteriliyordu. Hükümetin işçi karşıtı ücret düşürme politikasına karşı çıkan komünist bakanlar 5 Mayıs 1947 tarihinde hükümetten tasfiye edildiler. Tasfiye ve ardından gelen Marshall Planı ile birlikte Fransa iç siyasetinde ABD etkisi arttı. Dediğimiz gibi; yoksa, yardım da yoktu, destek de…

Bakın bu tespitlerin benzerleri, Türkiye’de MİT için de yıllarca yazıldı-çizildi. Yani, sadece İtalya değildir sözkonusu olan; bir şablon hazırlanmış ve uygulanmış. Bir grup ülke de bundan etkilenmiş. Birkısım insanlar ölmüş, öldürülmüş. Konumuz bu…

Böylece, İtalya’da sonraki seçimlerde daha da güçleneceği öngörülen sol cephenin iktidara gelmesini engellemek üzere NATO üyeliğinin hemen ardından SIFAR ve Gladio devreye girmişti. Sadece onlar da değil CIA, Mafya, P2 Mason Locası, eski askerler ve daha neler neler…

Yeri gelmişken yazayım; masonik yapılanmaları ve tarikatları batı kapitalizminin istihbarat servisleri çok sever ve çok da kullanır. Kurarak da kullanır, içine sızarak ve kontrolünü ele geçirerek de kullanır. Bizim öncelikle öğrenmemiz gereken de bu basit gerçekliktir.

Ganser’in kitabını ve diğer kaynakları okuduklarında bazı okuyucularımız irkilecekler…

Sözgelimi, 1972 yılında İtalya’da 3 jandarmanın öldüğü, 1’inin yaralandığı bombalı araç saldırısının Kızıl Tugaylar adındaki bir sol terörist gruba aitmiş gibi gösterildiğini, fakat bombalama eyleminin aslında bir Gladio operasyonu olduğunu İtalyan Yargıç Felice Casson’un aradan 12 yıl geçtikten sonra 1984 yılında dosyayı yeniden açtığında ortaya çıkardığını öğreneceksiniz. Üstelik saldırıda kullanılan ve 10 yıl niteliği kamuoyundan gizlenen patlayıcının NATO envanterinde kullanılan C4 patlayıcısı olduğunu da…

Bilindiği gibi C4 (Composition C4); yüksek kaliteli ve çok yüksek patlama hızına sahip askeri bir plastik patlayıcıdır. 1960’larda geliştirilmiştir. C, C2 ve C3 isimlerindeki plastik patlayıcı ailesinin bir üyesidir. Gri renkli, kokusuz ve katı haldedir. Sabun kalıbı gibi bir görüntüde olup bulaşmaz. Patlaması için bir fünyeye ihtiyacı vardır. Genel olarak askeri alanda demir ve çelik tahrip işlemleri ile mühimmatların imhası için kullanılır. Çeşitli terörist eylemlerde de sıklıkla kullanılmıştır. NATO envanterinde bulunur. Ve biliyoruz ki Mumcu suikastinde de bu C4 patlayıcılarından kullanılmıştı!

İtalya Başbakanı Andreotti, 9 Kasım 1990’da İtalyan Senatosu önünde yaptığı halka açık konuşmada, NATO ve ABD ile Almanya, Yunanistan, Belçika, Danimarka dahil birçok Avrupa ülkesinde gölge orduların olduğu gerçeğini bir kez daha açıkladı. Hatta, bu açıklamalar üzerine Fransa hükümeti, gizli Gladio ağında yer almadığını açıkladığında, Andreotti, Fransa’nın bu açıklamasının gerçeği yansıtmadığını ve 23-24 Ekim 1990 tarihinde Brüksel’de yapılan son Gladio ACC toplantısına Fransa’nın da katılmış olduğunu belirterek Fransa’yı gerçek durumu kabul etmek zorunda bıraktı.

2000 Yılında, İtalya’daki Gladio ve terör eylemlerini araştıran İtalyan Meclis Komisyonu, ulaştığı kanaati şöyle açıkladı: “Sözkonusu katliamlar, bombalar ve askeri faaliyetler İtalyan devlet kurumları bünyesindeki ve son zamanlarda keşfedildiği üzere ABD istihbaratıyla bağlantılı kişiler tarafından organize edildi, geliştirildi ya da desteklendi.”

İtalya başbakanı Andreotti’nin Gladio konusundaki açıklamalarının üzerinden çok geçmeden:

  • Yunanistan eski başbakanı sosyalist Andreas Papandreou’dan da bir açıklama geldi. Papandreou, 30 Ekim tarihinde Ta Nea’ya verdiği demeçte; “Kendisinin de Yunanistan’da İtalya Gladiosu’na benzer bir gizli NATO yapılanması keşfettiğini ve bu yapılanmanın dağıtılması talimatı verdiğini” söyledi. Bu açıklamanın ardından, Yunanistan’da 1967 darbesi ile ilgili Gladio bağlantılarının araştırılmasına yönelik çağrılar, o zamanki muhafazakar iktidar tarafından engellenmeseydi, belki Yunanistan’da da ilginç Gladio eylemlerinin ortaya çıkarılması mümkün olacaktı.
  • Yine 90’lı yılların başlarında, Alman özel televizyon kanalı RTL, Hitler özel kuvveti SS’in eski üyelerinin Alman Gladio’sunun içinde yer aldığını, ayrıca, diğer bir kısım ülkelerde de aşırı sağcıların antikomünist NATO şebekelerine dahil edilmiş olduklarına yönelik bir Gladio belgeseli yayınlayarak Alman kamuoyunu şaşırttı.
  • 14 Kasım 1990 tarihinde Lüksemburg Başbakanı Jacques Santer, parlamentoda Lüksemburg’da da NATO bağlantılı bir gizli şebeke kurulmuş olduğunu doğruladı. Ancak, bu konuyu araştırmak üzere bir parlamento komisyonu kurulması önerisi çoğunluk oylarıyla reddedildi.

Ayrıca, Portekiz, İspanya, Fransa, Norveç, Danimarka’da o yıllarda Gladio tartışmaları gündemdeydi.

Türkiye’de ise Özel Harp Dairesi kontrolu altında Kontrgerilla ya da Gladio şebekelerinin eylemlerinin sözkonusu olduğu hep tartışıldı. Türkiye’deki darbelerde, terör eylemlerinde, faili meçhul suikastler ve kuşkulu kazalarda Türk Gladio’sunun rolü olduğu iddialarının sürekli gündemde kaldığını değerli okuyucu biliyor.

 

Türkiye’de Kontrgerilla-Gladio-Stay Behind

Türkiye’de Genel Kurmay Başkanlığı’na bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu (1952 yılında kurulmuştu) Başkanlığı, sonrasında Özel Harp Dairesi ve MİT ile Gladio-Kontrgerilla-Stay Behind-CIA-Pentagon ilişkisi hep gündemde oldu. Çeşitli suçlama-savunma yönlü açıklamalar yapıldı.

Tarih: 3 Kasım 1996…

Türkiye’de bir trafik kazası oldu. 3 kişi vefat etti, 1 kişi sağ kaldı. Sağ kalan Sedat Bucak bir Kürt aşiret reisiydi. Kazadan sonra kendisine “tam bellek yitimi” raporu verildi.

Bu Susurluk kazasıydı.

blank

Kazada vefat edenlerden biri eski İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ’dı. Polis Akademisi Müdürlüğü de yapmıştı. Araçta sevgilisi Gonca Us ile birlikteydiler. Vefat eden 3.kişi üzerinden Mehmet Özbay adına düzenlenmiş sahte bir kimlik çıkan Abdullah Çatlı idi. Üzerinde, ayrıca Türkiye İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenmiş yeşil pasaport da çıkmıştı. Silah taşıma ruhsatı vardı ve İnterpol tarafından uyuşturucu ticareti nedeniyle uzun bir süredir aranmaktaydı. Kaza yapan zırhlı Mercedes aracın bagajından bir kısım sahte belgeler, makineli tabancalar, Baretta tabancalar, susturucular, dinleme cihazları, sahte plakalar ve cephane de çıkmıştı.

blank

Üstelik, bu grubun sözkonusu kazadan önce hafta sonu kaldığı otelde, zamanın İçişleri Bakanı da kalmıştı. İlginç bir rastlantıydı! O zamanki İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın, kazadan sonra ilk yaptığı; “Sözkonusu kişilerin Çatlı’yı İstanbul’da bir cezaevine götürüyor oldukları” açıklaması basın tarafından hemen çürütülmüş ve sözkonusu İçişleri Bakanı da olaydan bir süre sonra istifa etmek zorunda kalmıştı.

Hatırlayalım diye yazdım. 1990’lı yıllarda Avrupa çapındaki Gladio yapılanmaları ortaya çıkartıldığında, Türkiye’de adı geçen Kontrgerilla ile Avrupa’da ortaya çıkartılan Gladio yapılanmasının aynı anlama geldiği genel kabul görmüştü. Bu tür yapıların her ikisinin de Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi’ne bağlı örgütlendiği ve yine diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi sol muhalefete karşı mücadele yürütmeyi ana hedef edindiği genel yargısı egemendi.

Doğrusunu isterseniz ben de böyle düşünenlerdenim.

Evet, Türkiye’deki Stay Behind oluşumu, NATO’ya katılmanın ardından 1952 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu olarak kurulmuş, 1953 yılında Anti Terör Örgütü olarak düzenlenmiş ve hatta o zaman Türkiye’deki ABD askeri misyonu ile aynı binada faaliyet göstermeye başlamıştı. 1964 yılında adı Özel Harp Dairesi olarak değiştirilmişti. Türkiye Stay Behind örgütlenmesinin finansmanını 1974 yılına kadar ABD sağlamıştı. Elbette Türk Stay Behind örgütünün de gizli savaş depoları vardı.

90’lı yıllar Avrupası’nda ortaya çıkartılan Gladio şebekelerinden sonra, Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardaki terör dalgasında, darbelerde ve işlenen faili meçhul cinayetlerde Gladio kuşkuları artarak devam etti. Türkiye’de Gladio için genellikle “Kontrgerilla” adı yaygın şekilde kullanıldı. Buna karşılık, Genelkurmay içinde bulunan Özel Harp Dairesi’nin kontrgerilla faaliyeti yürütmediği de sıklıkla açıklandı. Özel Harp Dairesi olsun olmasın, Türkiye’de NATO şemsiyesi altında bu tür bir şebekenin uzun yıllar devrede olduğu, pek çok suikast ve terörist eylemler yaptığı, Türk gençlerini birbirine düşman ettiği, ülkedeki darbelerde aktif rol oynadığı, özetle yasadışı bir kısım toplum mühendisliği aparatı şeklinde kullanıldığına ilişkin çok fazla bulgu mevcuttur.

Örneğin; Ocak 1998, Başbakan Mesut Yılmaz, Kanal D’deki Arena programında; Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş imzalı Susurluk Raporu’nu açıkladı ve şöyle dedi: “Raporla ortaya çıkanlar rezaletin daniskasıdır. Devlet içerisinde, ilgili bütün devlet birimlerinin bilgisi dahilinde bir infaz grubu oluşturulmuştur.”

Sosyal demokrat siyasetçi ve eski başbakan Bülent Ecevit de Gladio/Özel Harp kadrolarından ilk kez 1974 yılında haberdar olduğunu açıklamıştı. Yine aynı Bülent Ecevit 1 Mayıs 1977 yılında İstanbul Taksim meydanındaki katliamın sorumlusunun da kontrgerilla olduğuna inandığını ifade etmişti. Hatta, Bülent Ecevit bu konudaki görüşünü açıkladıktan birkaç gün sonra kendisine bir suikast girişiminde de bulunulmuştu.

Türkiye terörizm geçmişi olarak oldukça zengin bir ülkedir. Hepsini yazmam mümkün olmasa da değinmem gereken isimlerden biri Mehmet Ali Ağca’dır. Ağca, 1979 yılında Milliyet Gazetesi sosyal demokrat yazı işleri müdürü Abdi İpekçi’yi katletmişti. Sonrasında, tutuklu bulunduğu cezaevinden inanılmaz bir şekilde ve ancak bir örgüt işi olabilecek bir planlama ile kaçırıldı. Sonrasında, 1981 Yılında, Roma’da Papa’ya suikast girişiminde bulundu. Ağca’nın, Türk Gladiosu ya da kontrgerillasının sadece Türkiye’ye değil, bütün dünyaya da bir meydan okuma mesajı verme adına Papa eylemini gerçekleştirdiğini düşünüyorum.

Gazeteci-yazar Saygı Öztürk’ün, Abdi İpekçi’yi katleden Mehmet Ali Ağca’nın sırlarını anlattığı “Taşeron Mesih” adlı kitapta, Ağca’nın cezaevinden kimlerin yardımıyla kaçırıldığı ve daha sonra Oral Çelik’in tanıdığı bir evde nasıl saklandığı  anlatılır. Sözkonusu kitaptan alıntıdır:

“…

Nitekim anlaştığımız gibi cezaevinden bana Er Bünyamin Yılmaz’ın bulmuş olduğu, bir er üniforması giyerek çıktım… Bu üniformayla birlikte Er Yılmaz, Astsubay Hududi’nin de yardımıyla bana bir çift asker postalı da bulmuştu. Kaçtığım sırada, Yusuf Hududi nöbetçi astsubaydı. Benimle birlikte Er Bünyamin Yılmaz da kaçtı. İkimiz birlikte hemen Oral Çelik’in arkadaşı da olan Ramazan Gürbüz’ün, Oral Çelik tarafından daha önce bize adresi verilmiş olan evine gittik. Bir hafta bu evde kaldık. Güvenlik gerekçesiyle, buradan ayrılmanın daha doğru olacağını düşündüm. Bu sırada Oral’la sık sık görüştük. Oral, yiyecek içecek, gazete, dergi getiriyordu. Er Bünyamin Yılmaz’a orada 260 bin lira verdim. Ve ayrıldığımız sırada da üzerimdeki tabancayı hediye ettim. Kaçışım için Oral’dan öğrendiğime göre, Astsubay Hududi’ye 400 bin, Yılmaz’a 300 bin lira verilmiş. Er Yılmaz’a daha sonra para göndereceğimi de söyledim. Ancak sözümde duramadım. Bir hafta sonra kendisi yakalanmıştı. Astsubay Yüksel’e de 80 bin lira verildi.  Kaçışın ekonomik yönüyle ilgili bütün imkânlarını bize sağlayan Abuzer Uğurlu’nun da haberdar edilmesi mümkün değildi” diyerek, Abuzer’den başka kaçışları için silah ve para yardımında bulunanın olup olmadığını bilmediğini anlatan Ağca, yargıcın, Hapishanedeyken her duruşmada elbise değiştiriyordun. Kim getiriyordu bunları sana? sorusuna, Oral Çelik ve Yalçın Özbey getiriyordu. Er Bünyamin aracılığıyla, Oral Çelik’e mesajları gönderiyordum şeklinde cevap verir.

…”

Türkiye’yi 1980 darbesine götüren planlanmış terörde kimlerin çıkarı vardı?

Örneğin; Kanlı 1 Mayıs veya 1 Mayıs Katliamı. 1 Mayıs 1977 günü Taksim Meydanı’nda kutlanan İşçi Bayramı’nda 34(36) kişinin hayatını kaybetmesi ve 136 kişinin de yaralanması ile sonuçlanan düzenlenmiş bir olaydır.

Kısaca anımsayalım…

Kanlı 1 Mayıs

Cumhuriyet döneminde uzun yıllar kutlanamayan 1 Mayıs, ilk defa 1976 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) öncülüğünde 200 bin kişinin katılımı ile Taksim Meydanı’nda kutlanır. 1977 yılı 1 Mayıs’ı için Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu çok daha fazla katılımlı bir kutlama hazırlığına girişir. Kutlama Tertip Komitesi, İstanbul Valiliği ve İstanbul Emniyeti ile yaptıkları görüşmeler sonucunda iç güvenliği DİSK’in, dışarıdan gelecek güvenlik sorunlarını da emniyet güçlerinin sağlaması konusunda anlaşırlar. Taksim Meydanı’nın kutlama mahalli olarak seçilmesinin en önemli nedeni ulaşım merkezi konumudur.

Önemli bir tespit yapmalıyız; O dönemde, sadece sağ-sol yelpaze kırılması değildi yaşanan; sol yelpazede de ciddi kırıklar oluşturulmuştu. Bütün bu kırıklar, zamanı geldiğinde işler hale getiriliyor ve toplum sürekli gerilim ortamı içerisinde birilerince istenilen yöne doğru sürüklenmekten ve akan kandan kurtulamıyordu. Kendisi de sol yelpazede yer alan DİSK’in politikalarına karşı çıkan ve Çin sosyalizmini savunan bir kısım gruplar da kutlamalara katılmak istiyordu. DİSK, kutlama güvenliği ve provokasyonlara yol açabileceği düşüncesiyle bu yaklaşımdaki grupları kutlama alanına almak istemese de sonradan katılımlarını kabul etmek zorunda kalmıştı.

Böylece, 1977 kutlamaları için görünürde son derece provokatif bir kitle katılımı tablosu ortaya çıkmıştı. Gizlilerde ise birileri görünürdeki bu kitlesel kutlama olayını nasıl bir katliama dönüştürebileceklerinin ince hesaplarını yapmaktaydı. Profesyonel istihbarat ajanları için böyle derin kırıklı bir katılımcı kitleyi ateşlemek çocuk oyuncağıydı.

Yani, Disk kutlamalara hazırlanırken, gladyatörler de başka hazırlıklar içerisindeydiler.

Seçilmiş dönem gazetelerinin bir kısmında 1 Mayıs’ta olayların çıkacağı, insanların ölebileceği yönünde köşe yazıları ve haberler önceden yayınlatılmaya başlatılarak sahneye konulacak senaryonun ipuçları ve kamuoyunda yaratılacak gerilim önceden pompalanıyordu.

Sözgelimi; Tercüman Gazetesi’nden Ahmet Kabaklı, 1 Mayıs’tan bir gün önceki köşe yazısında kutlamalar ile ilgili; “Yarın 1 Mayıs. DİSK, TİP ve CHP militanları, yarın İstanbul, Ankara ve bütün yurdu kana bulaması mümkün kışkırtma ve tecavüz hareketlerine girişebileceklerdir. Polisle vuruşmalar muhtemeldir, cinayetler işlenebilir, mallara canlara kıyabilirler. Taktik icabı, kendi aralarında dövüşebilirler, saf vatandaşlar bu arada ölebilir.” İfadelerinde bulunmuştu. Rauf Tamer ise 1 Mayıs 1977 tarihli yazısında; “Arabalar tahrip edilecek. Camlar kırılacak. İnşallah aldanırız, ama kanlar akacak” cümlelerine yer vermişti.

1 Mayıs 1977 günü, İşçi Bayramı’nı kutlamak üzere çeşitli illerden İstanbul’a gelenler ile birlikte yaklaşık 500 bin kişi Taksim Meydanı’ndaki kutlamalara katıldı. Katılımın yüksek olması sebebiyle kortejlerin alana girmesi uzun sürmüş, konuşmalar da uzamıştı. Saat 19.00 civarında dönemin DİSK genel başkanı Kemal Türkler konuşmasının sonuna geldiğinde etraftan silah sesleri geldi. Sular İdaresi binasının üstünden ve meydandaki otelin çeşitli katlarından açılan bu ateş sonucu insanlar panik halde kaçışmaya başladı, kısa bir süre içinde o zamanki  Intercontinental Oteli’nin  üst katlarından da meydana ateş açıldığı iddia edildi.

İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken polis de ses bombaları ve panzerlerle kalabalığa müdahale etti. Kalabalık, kaçmak için özellikle Kazancı Yokuşu’na yöneldi, ancak burada bulunan bir kamyonun yolu tıkaması yığılmaya ve buna bağlı ezilmelere sebep oldu. 28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi silahla vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak toplamda 34 kişi yaşamını yitirdi, yaklaşık 130 kişi de yaralandı. DİSK’in yayınladığı listede ise 36 kişinin öldüğü belirtilmişti.

İktidarda, Milliyetçi Cephe vardı. Seçim dönemine girildiği için, Adalet Bakanlığı koltuğunda “bağımsız” Zeyyat Baykara oturuyordu. Soruşturma için altı Cumhuriyet savcısı görevlendirildi. Savcılar iddianamelerini Mayıs ayı bitmeden tamamlayıp, davayı açtılar. Sanık sandalyesinde 98 kişi vardı. Savcılardan Muhittin Cenkdağ daha sonraları Hürriyet Muhabiri Gündüz İmşir’e;

“Hepsi kaçtılar, silahlılar yakalanır mı? Garibanlar yakalanır. Dolmabahçe meydanındakiler, şuradakiler buradakiler yakalanıp getirildiler”

şeklinde açıklama yapacaktı.

Altı savcı tarafından aceleyle hazırlanan iddianamede ise özetle şöyle denilmekteydi:

“Bu büyük ve kanlı facianın tertipçisi, uygulayıcısı yurt ve insanlık düşmanı olan bu asli failler er geç tespit edilecek, tarihin ve şaşmaz adaletin önüne çıkarılıp hüküm giyeceklerdir.”

Ve savcılar tarafından iddianamede şöyle bir tespit de yapılmıştı: “Olay çıkarma anı çok iyi hesaplanmıştır.” Soruşturmanın ciddiyetsiz bir şekilde yürütüldüğü ve bilerek bazı gerçeklerin karartıldığı da çok fazla yazılıp çizilmişti. MİT, Genelkurmay İstihbarat Dairesi, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, İstanbul Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü, ayrıca İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin 1 Mayıs katliamına ilişkin olarak yaptıkları soruşturmaların sonuçlarını içeren raporlar başbakanlığa sunulmuştu. Raporlarda, ciddi hiçbir sonuca ulaşılamamış, hiçbir sorumlu belirlenememişti! Raporlarda  saptanan çok  önemli bir ortak gerçek şuydu:

 “İlk kurşun kimin tarafından atıldı? Bu kurşun sol fraksiyonlar arası çatışmayı körüklemek isteyen bir şahıs veya Ermeni veya Rum militan olabilir. Kitle paniği yaratarak birçok vatandaşımızın ölmesine sebep olacak herhangi bir DİSK yöneticisi veya bir başka fraksiyon elemanını düşünmek biraz zordur… Olay, meçhul bir şahsın Türkiye’de büyük bir olay çıkartma girişimi olarak değerlendirilebilir… Suçlu kimdir?.. Açıkça belli olan bir suçlu yoktur.”

Sonuç koskocaman bir hiçti…

Olayın bir “Maocu-Leninci kavgası” olmadığı da devlet tarafından ve net olarak böylece kabul edilmiş oluyordu. Birçok vatandaşın ölmesiyle sonuçlanan bu olayı bir fraksiyon elemanının yapması “düşünülemezdi” bile. Kontrgerillanın, psikolojik savaş neferlerinin, basının belirli kalemşörlerinin maskesi devlet raporlarıyla da düşüyordu aslında. Olayın ardından 470 kişi göz altına alındı, fakat hiçbirinin olayla ilgisi kurulamayarak serbest bırakıldılar. Tertip Komitesi, bazı sendika ve sol gruplardan 98 kişi hakkındaki yargılamalar 14 yıl boyunca sürdü. Bu yargılamalardan kimse ceza almadı. Emniyet veya devlet yetkililerinden herhangi birinin yargılanmadığı dava zamanaşımına uğrayarak düştü. Bugüne kadar ateşi kimlerin açtığı tam olarak belirlenememiş ve olay aydınlatılamamıştır.

Türkiye’yi 12 Eylül askeri darbesine götürmenin kilometre taşlarını oluşturan eylemler zincirinin diğer önemli halkalarının bir kısmı aşağıda:

  • Ecevit’e Çiğli suikasti,
  • Sivas’ta, Çorum’da Alevi-Sünni çatışmaları,
  • 19-26 Aralık tarihleri arasında 111 yurttaşın katledildiği Kahramanmaraş provokasyonu,
  • Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’linin katledilmesi,
  • Balgat ve Piyangotepe katliamları,
  • Bedri Karafakioğlu’nun, Bedrettin Cömert’in, Doğan Öz’ün, Ümit Doğanay’ın, Cevat Yurdakul’un, Gün sazak’ın, Ümit Kaftancıoğlu’nun ve ötekilerin öldürülmesi,
  • Abdi İpekçi cinayeti…

Ve olacak olan oldu. 12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye’de bir perde kapandı ya da yeni bir perde açıldı.

Bu nedenle de 12 Eylül Darbesi’nin mimarı Kenan Evren, darbeden sonra: “Biz gelmesek komünistler gelecekti” diyerek durumu şu şekilde anlatmıştı; “…Müdahaleye karar vermek çok zor bir olaydı… Düşününüz biz sonra ortaya atıldık, Ya herru ya merru dedik. Başarılı olmasaydık biz gidecektik, yerimize onlar gelecekti. İktidarda komünistler olacaktı.”

Yani, “direkten dönmüşüz!..”

Şu husus da çok önemlidir efendim. Mart 1979’da İran’da İslami devrim olmuş, izleyen yıl (12 Eylül 1980) ise Türkiye’de CIA’nın İstasyon Şefi Paul Henze’nin “Bizim çocuklar yaptı (Our boys did it denir, aslı The boys in Ankara’dır. Özü değişmez bana göre)” darbesi gerçekleştirilmiştir. İran’ı kaybeden Batı Blok’u Türkiye’de işi sağlama almıştır. 80 Darbesi, aslında tam da bu işi sağlama alışın darbesidir.

Sonrasında ise açılan yeni perdede suikast zinciri devam edecektir. Daha bitmemiştir…

Uğur Mumcu, Türk gazeteci, araştırmacı ve yazar. 24 Ocak 1993’te Ankara’da Karlı Sokak’taki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu suikasta kurban giderek yaşamını yitiren bu aydınlık beyinli kişilikten en çok rahatsızlık duyanlar kimlerdi diye düşünmemiz gerekiyor. Ve tabi ki, Türkiye’deki “Gerginlik Stratejisi” kimlere hangi faydaları sağlayacaktı diye de devam etmeliyiz. Mumcu, çok iyi bir araştırmacı gazeteciydi ve yazdıkları okunuyor, söyledikleri de dinleniyordu. Siyasal görüşleri itibariyle sol yelpazede yer alan aydınlık düşünceli bir insandı. Hedef seçilmesinde bu unsurların hepsi etkiliydi. Yine C4 patlayıcı kullanılmıştı…

blank

Dolayısıyla, Uğur Mumcu suikastı, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç suikastları gibi bu hain senaryonun çok önemli bir halkasıydı. Cinayetler, seçilen isimler, yöntem, kullanılan semboller çok benzerdi. Mumcu suikastı ve diğer grup suikastler zinciri, bu defa ülkeyi 28 Şubat’a götürecek toplum mühendisliği operasyonunun bir parçası olarak planlanmıştı.

Şimdi gelin 1990-1993 yılındaki suikastler, kuşkulu ölümler ve olaylar zincirini şöyle bir hatırlayalım:

  • 31 Ocak 1990 Türk Hukuk Kurumu Başkanı Muammer Aksoy suikast sonucu öldürüldü.
  • 7 Mart 1990 Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Çetin Emeç arabasında kurşunlanarak öldürüldü.
  • 4 Eylül 1990 Eski İmam-Yazar Turan Dursun suikast sonucu öldürüldü.
  • 6 Ekim 1990 Ankara Üniversitesi ilk kadın akademisyeni, Cumhuriyet Senatosu Üyesi, Halkçı Parti Ordu Milletvekili Bahriye Üçok bombalı suikast sonucu öldürüldü.
  • 20.9.1992 Yazar-şair Musa Anter Diyarbakır’da suikast sonucu öldürüldü.
  • 24 Ocak 1993 Uğur Mumcu arabasında patlatılan bombayla öldürüldü.
  • 28 Ocak 1993 İş adamı Jak Kamhi’ye suikast düzenlendi. Kamhi yara almadan kurtuldu.
  • 5 Şubat 1993 ANAP Milletvekili Adnan Kahveci kuşkulu bir trafik kazasında hayatını kaybetti.
  • 17 Şubat 1993 Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis kuşkulu bir uçak kazasında yaşamını yitirdi.
  • 17 Nisan 1993 Cumhurbaşkanı Turgut Özal hayatını kaybetti(Kuşkulu bir ölümdü).
  • 24 Mayıs 1993 Bingöl-Elazığ karayolunda sivil 33 asker şehit edildi.
  • 8 Haziran 1993 Abdullah Öcalan “ateşkesi” sona erdirdiklerini açıkladı.
  • 2 Temmuz 1993 Sivas’ta Madımak Oteli ateşe verildi. 37 kişi hayatını kaybetti.
  • 5 Temmuz 1993 Başbağlar köyünü basan PKK 33 köylüyü öldürdü.
  • 4 Eylül 1993 DEP Milletvekili Mehmet Sincar Batman’da öldürüldü.
  • 22 Ekim 1993 Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın öldürüldü.
  • 4 Kasım 1993 JİTEM’in önemli isimlerinden olduğu belirtilen Binbaşı Cem Ersever Ankara’da öldürüldü.

Unuttuğum olaylar da olabilir. Atladıklarım varsa özür dilerim. Ancak, sonrasında da bir kısım başka kuşkulu olaylar olmaya devam etti Türkiye’de. 2000’li yıllarda bunların en önemlilerinden biri Muhsin Yazıcıoğlu’nun 2009 yılında düşen helikopteri ve Yazıcıoğlu’nun adeta kurtarılmaması için bir görünmez elin devrede olduğuna yönelik kuşkulu olaylar silsilesidir.

blank

Türk Gladiosu soğuk savaşın sona ermesinin ardından yeniden yapılandırılmış olmalıydı. Yeni planlar ve yeni taktikler sözkonusuydu anlaşılan. Ne de olsa, yeni dönemin dinamikleri “ABD yönünden” değişmişti. Sovyetler Birliği dağılınca, eski olumsuz motivatör “komünizm” önceliği de değişmeliydi.

1990’lı yıllarda birilerinin açtığı yeni perdede, Türkiye için “Ilımlı İslam” ve “Kürt Açılımı”na hazırlanma dönemi oyununun oynanması planlanmıştı anlaşılan.

Bu kapsamda seçilen yeni bir kısım oyuncular sahneye sürülmeye başlandı. Oluşturulan yeni şebeke Türk ordusunun her kademesine yerleştirildi. Sadece Türk ordusu değildi elbette; Türk polisi, istihbarat örgütleri, medya, iş adamları, eğitim sistemi, hukuk sistemi ve siyaseti üzerinde çok büyük bir operasyon yapıldı. Evet, en sonunda da “15 Temmuz Darbe Girişimi” ya da “2016 Türkiye Askeri Darbe Girişimi” ya da darbecilerin verdiği isimle “Harekat Yıldırım” ya da “Yurtta Sulh Harekâtı.” 15-16 Temmuz 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen askeri darbe girişimi bu yeniden yapılandırılan şebekenin ürünü olarak Türkiye örtülü operasyonlar tarihindeki yerini aldı.

15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı, Türkiye büyük olasılıkla İran ile bir sıcak savaşa sürüklenecekti. Bu savaş nedeniyle, süratle ve büyük miktarda ihtiyaç duyacağı modern tank ve uçak başta olmak üzere ihtiyaç duyacağı askeri donanımı ise ABD’den borçla satın almak zorunda kalacaktı. Böylece, Türkiye’nin yerli askeri üretim girişimleri de ikinci defa yarım bıraktırılmış olacaktı (Birincisi Marshall Planı idi). Bu nedenle, darbeciler “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün sadece “yurtta sulh” kısmını kullanıyorlardı. İkinci kısmını kullanmak organize işler kapsamında uygun görülmemişti anlaşılan…

blank

Yazdığım gibi bu ABD emperyalizminin Türkiye’deki ilk örtülü operasyonu değildi.

Oldukça uzun bir operasyonel geçmişten söz ettik. Hepsinin arkasında CIA ve ABD derin devleti (Batı Bloku) vardı. Yukarıda yaptığım alıntıları okudunuz; ABD belgelerindeki resmi talimatlara göre ABD istihbarat servisleri ve askeri istihbaratı için bu tür operasyonlar “görev” kapsamındadır. Bu nedenle, geçmişte, bugün ve yarın ABD benzer operasyonların hazırlayıcısı ve destekçisi olmaya devam edecektir. Bundan hiç kuşkunuz olmasın.

Gladio, sadece siyasal amaçlarla faaliyette bulunmamaktadır. Batı kapitalizminin karlılığını tehdit eden her ekonomik, siyasal, sosyal konuda devrede olmuştur. Bu anlamda; Gladio, millet çocuklarını, gayrımilli ekonomik ve siyasal amaçlarla kullanmanın aracı mahiyetinde de olmuştur. Ne yazık ki, saf ve iyi niyetli Türk çocukları, bir kısım emperyal amaçlar doğrultusunda birbirlerine düşman edilmiş, kanlarını dökmüş ve toplumsal yaşamda ayrıştırıcı kırık hatları oluşturulmuştur. Bütün bu olanların en önemli amacı ise ulus devletleri ABD emperyalizmi eksenindeki  bağlı devletler modeli içerisinde  tutabilmektir. Tutunca ne olacaktır? Batı kapitalizminin piyasalarına kar amaçlı el koymasına sessiz kalmaları sağlanacaktır. Fakat bu gerçek hiçbir zaman o ülke evlatlarına açıkça ifade edilmeyecek, her zaman bu gerçeği örtecek farklı ideal ve motivatörlerin ardına saklanarak yutturulacaktır.

blank

Bitirmeden, Gladyo şebekeleri kullanılarak NATO üyesi bir kısım ülkelerde dönem dönem uygulandığı anlaşılan “Gerginlik Stratejisi” hakkında kısa bir bilgilendirme yapmakta fayda görüyorum. Özellikle 60’lı yılların sonlarından başlayarak Avrupa’da uygulanan “Gerginlik Stratejisi; siyasal sağ ile siyasal solu, bir ülkeyi kaosa sürüklemek isteyen, birbirlerini ve toplumu yok eden iki uç olarak göstermeyi hedefleyen bir konsepttir.”

Yine özellikle İtalya ve Türkiye’de bu amaçla kullanılmıştır. İtalya’da verilen ad; “strategia della tensione”dir. Yaratılan kaos ortamının karşısında, toplumun geniş kesimlerinin tercih edeceği temel seçenek sol ve sağ radikalizme karşı sert ve kararlı şekilde hareket edecek “güçlü devlet” aygıtıydı. Bu amaçla, demokratik kuralların geçici veya kalıcı olarak devre dışı bırakılması da sözkonusuydu. Yazdığım gibi sağ ve sol yelpazenin aşırı uçlarının kullanıldığı stratejinin bir başka önemli ilkesi de soldan gelen tehlikenin, sağdan gelenden daha büyük olduğu algısının yaratılmasıydı. Hem oyunu kuranlar böyle düşünüyor hem de oyun ile sahaya çekilen toplumun böyle düşünmesini istiyorlardı.

Evet, gerginlik stratejisi; toplum mühendisliği ve algı operasyonu için bir gerginlik stratejisi mekanizması oluşturulmasına dayanır. Bu amaçla, çeşitli medya unsurlarının dezenformasyon kampanyaları, sağ-sol terörizmin yaratılması ve yönetilmesi, her türlü suikast, cinayet ve sabotaj eylemleri sıklıkla kullanılır. Bu anlamda, medya, siyaset, polis, asker, istihbarat örgütleri, yasadışı suç örgütleri (İtalya’da mafya), gizli şebekeler (Gladio), tarikatlar her zaman için gerginlik stratejisinin önemli unsurları durumundadır.

Oluşturulmak istenen bu tür stratejiler için merkeze konulması gereken bir “temel hareket gücü” gerekmektedir. Yani temel “motivatör” ihtiyacı vardır. Buna “temel hedef seçilen düşman” da diyebilirsiniz. Gerginlik stratejisi için savaş sonrası dönemde seçilen temel motivatörler “antikomünizm ve özgürlükler dünyası ideali” olmuş, içerisinde Gladio şebekelerinin her türlü antidemokratik eylemlerinin yer aldığı, çeşitli algı oluşturma ve toplum mühendisliği tekniklerinin kullanıldığı, seçilmiş toplum kesimleri unsurlarının aktif şekilde kullanıldığı bir gerginlik stratejisi süreci ile özellikle batı Avrupa’da antikomünist güçlü devlet mekanizmasının hayata geçirilmesi amaçlanmıştır.

Objektif değerlendirme yapıldığında, bütün bu çalışmalar, sonuçları itibariyle son derece başarılıdır. Amaca ulaşılmıştır. Avrupa’daki Sovyet yayılması ve demokratik yollardan kritik batı Avrupa ülkelerinde komünist/sosyalistlerin iktidara gelmeleri engellenmiştir. Ayrıca, yaratılan terör ortamı içerisinde amaca ulaşılmasına engel olacak mahiyette değerlendirilen bir kısım kanaat önderleri, gerçek demokrasi arayışında olanlar, operasyonlar ve sürdürülen bu gizli yapı hakkında çok fazla şey bildiği için ortadan kaldırılmasında fayda görülenler, oluşturulmak istenen algı ve toplum mühendisliği çalışmalarına engel olabileceği düşünülen bilim adamları, yazarlar, siyasetçiler, aydınlar da deyim yerindeyse “kim vurduya götürülerek” yolun temizlenmesi sağlanmıştır. Türkiye’deki faili meçhul cinayetlere lütfen bu pencereden bakınız efendim.

Bu arada yukarıda yazdığım “özgürlükler dünyası” argümanının, aslında toplumun demokratikleştirilmesinden ziyade “piyasanın özgürlüğü” olarak anlaşılmasının çok daha doğru bir yaklaşım olacağını da vurgulamamız gerekiyor. Piyasanın özgürlüğü de küresel kapitalizmin kar maksimizasyonu amacının, küresel sermayenin dünya piyasalarında at koşturması ve ulusal piyasalara egemen olması demektir.

 Gladio konusuna ilgi duyan okuyucu için Türkçe yayınlanmış 6 ana kaynak önerebilirim.  Daniele Ganser’in “NATO’nun Gizli Orduları” kitabı bu konuda dünyada kabul görmüş bir ana kaynak niteliğindedir. Ganser İsviçreli bir tarihçidir ve sözkonusu kitap 2005 yılında hazırladığı doktora tezinin bir uyarlamasıdır. Aşağıda, okunmasını önerdiğim 6 kaynağın isimlerinin ardından Ganser’in kitabının PDF’sini okuyucularımıza sunuyoruz.

  • NATO’nun Gizli Orduları (NATO’s Secret Armies; Operation Gladio and Terrorism in Western Europe); Daniele Ganser; Karadeniz Kitap Ltd.Şti.
  • Dünyayı Yöneten Gizli Örgüt Gladio; Aytekin Gezici; Tutku Yayınları.
  • Gladio NATO’nun Gizli Terör Örgütü; Jens Mecklenburg; Sorun Yayınları.
  • Gladio(Kontrgerilla) Soğuk Savaşın Mirası; Leo A.Müller; Pencere Yayınları.
  • Milli İstihbarat Teşkilatı; MİT’in Gizli Tarihi; Tuncay Özkan; Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd.Şti.
  • Kara Kutu; Soner Yalçın; Kırmızı Kedi Yayınevi.

Aşağıdaki PDF dosyanın görüntülenmesi internet hızınıza bağlı olarak biraz zaman alabilir. Lütfen bekleyin!

 

 

blank

blank
A.Can Ayışık