ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ

29 EKİM 1923 CUMHURİYETİN İLANI

Last Updated on 15/06/2024 by ahmet can ayışık

blank

 

Cumhuriyet, Latince “Respublica” sözcüğünden Fransızcaya “Republique,” İngilizceye “Republic” olarak geçmiş bir sözcüktür. Türkçeye ise Arapça “Cumhur” sözcüğünden geçmiştir.  Sözcüğün anlamı halk, ahali, büyük kalabalık demektir ve toplu halde bulunan kavim ya da milleti ifade etmek için kullanılır. Zamanla siyasal içerik kazanarak iktidarın halka ait olduğu devlet şeklini anlatır hale gelmiştir. Egemenliğin ulusa/halka ait olmasını ve devleti yönetenlerin, egemenliği kullananların belirli dönemlerde yapılan seçimler ile işbaşına gelmesini ifade eder. Yani, “Cumhuriyet” halkın yönetimidir. Batı tipi cumhuriyet yönetimlerinde yasa karşısında eşit olan bireylerin devlet yönetimine eşit olarak katılma hakları vardır. Cumhuriyet düşüncesi ilk defa 1789 Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkmış ve Avrupa’dan başlayarak yaygınlaşmaya başlamıştır. Yani 18.YY’dan…

Cumhuriyet kavramı dar ve geniş olmak üzere iki anlamda kullanılır. Dar anlamında, sadece devlet başkanının doğrudan veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesini kapsarken, geniş anlamında, egemenliğin ulusun bütününe ait olmasını anlatır.

23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan ilk Büyük Millet Meclisi cumhuriyet yolunda atılmış çok önemli bir adımdır. Bundan böyle halkın temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üzerinde hiçbir güç olmayacaktır. Bu güç bir yandan Anadolu’yu düşman işgalinden kurtarmak için geceli gündüzlü çalışırken, diğer yandan da devlet ve toplum yaşamında belirleyici olan temel yasaları yapıyordu. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (İlk Anayasamız) ile egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğu açıkça ilan edilmişti. Bundan bir süre sonra, geleneksel Osmanlı sisteminin temel dayanağı olan Saltanat 1 Kasım 1922’de kaldırılmıştı. Böylece, Türk ulusunun yaşamında padişahsız yeni bir dönem başlamıştı. Aslında, yürürlükteki sistem adı konmamış bir cumhuriyetti.

Şimdi o döneme kısaca odaklanalım…

Cumhuriyetin ilanı öncesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, devletin gelecekteki yönetim şekli ile ilgili başlıca üç farklı düşünce mevcuttu.

Birinci düşünce yanlıları meşruti yönetimi yeniden getirerek Halife Abdülmecit’i devletin başına geçirmek istiyordu. Bu düşünceyi mecliste Halife’nin görev ve yetkileri ile ilgili görüşmeler yapılırken, Halife’yi bir nevi devlet reisi olarak tanımak ve İslam alemi üzerindeki etkisini sağlamak amacıyla yapılan teklifleri verenler savunuyorlardı.

İkinci düşünce, Cumhuriyetin bir oldu-bitti şeklinde getirilmesine taraftar olmayanlardı. Bunlar anayasa değişikliklerinin detaylı şekilde görüşülerek meclisten geçmesini ve hilafet makamına sadık olmaları nedeniyle, Halife’ye geniş yetkiler tanınmasını istiyorlardı.

Üçüncü düşünce, Cumhuriyetin süratli şekilde ilanını savunan devrimcilerin görüşüydü. Bu görüş taraftarlarına göre, anayasanın tümü üzerindeki görüşmeler uzun zaman alacağından, ilk aşamada Ankara’nın devlet merkezi olması sağlanmalı ve hemen arkasından  Cumhuriyet ilan edilmeliydi. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bu üçüncü düşüncenin taraftarıydılar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Nisan 1923’te yeniden seçimlere gitme kararı almıştı. Atatürk’ün önderliğinde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adaylarının ezici çoğunlukla kazandığı bu seçimin ardından yeni Meclis 11 Ağustos 1923’te açılmıştı. Lozan Antlaşması onaylandıktan, Ankara, Başkent yapıldıktan, Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu 9 Eylül 1923’te Halk Partisi’ne dönüştürüldükten sonra, sıra rejimin adının konmasına gelmişti. Çünkü, Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM tarafından onaylanmasından sonra, 6 Ekim 1923’de İstanbul’un yabancı işgal kuvvetleri tarafından boşaltılması tamamlandı. Yabancı işgal kuvvetlerinin İstanbul’dan ayrılması gündeme başkent sorununu getiriyordu. Şimdi, işgalden kurtulmuş hale gelen Osmanlı başkenti İstanbul’un hükümet merkezi olmasına bir engel kalmamıştı. Bu ikilem süratle çözülmeliydi.

Bernard Lewis Ankara’nın başkent olmasıyla ilgili şöyle yazar (Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara, 1970, s.250):

“…böylece, meydana gelmekte olan değişiklikleri sembolleştiren ve iyice belirten yeni bir başkent seçildi. Yeni devlet bir hanedan, imparatorluk veya din üzerine değil, Türk ulusuna dayanıyordu ve başkenti de Türk anayurdunun kalbinde idi.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetle ilgili düşüncelerini çok önceden olgunlaştırdığını, ancak gerçekleştirmek için şartların oluşmasını beklediğini biliyoruz. Atatürk, cumhuriyet rejimi konusundaki düşüncesini, Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit Kansu’ya, “Zaferden sonra hükümet şeklinin cumhuriyet olacağını” söyleyerek daha o zamandan ortaya koymuştur.  

Mustafa Kemal Paşa’nın Wiener Neue Freie Presse muhabiri Lazar’a 22 Eylül 1923’de verdiği bir demeç de cumhuriyet ilanına giden yolda kararlılığını açıkça göstermektedir.  Mustafa Kemal Paşa bu beyanatında ilk defa “Cumhuriyet” kelimesini açıkça ortaya atmıştı. O dönemde Ankara’da bulunan İkdam Gazetesi muhabiri Mecdi Sayman da demeci görüşme sırasında orada hazır bulunan Hamdullah Suphi Tanrıöver’e doğrulatarak sözkonusu açıklamanın bir özetini Türkçe olarak İkdam gazetesinde yayınlamıştı. Gazeteci Lazar’ın sorusuna Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhuriyetin ilanı ile ilgili verdiği cevap çok kesindir:

“…Yeni Türkiye Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun ilk maddelerini tekrar edeceğim: Hakimiyet bilâ-kayd’ü şart milletindir. İcra kudreti, teşriî salâhiyeti milletin yegâne hakiki mümessili olan mecliste tecelli ve temerküz etmiştir. Bu İki kelimeyi bir kelimede hulâsa etmek kabildir; Cumhuriyet. Yeni Türkiye’nin emr-i teceddüdü daha nihayet bulmamıştır. Harpten sonra Türk Teşkilâtı Esasiyesi’nin inkişafı henüz kafi bir şekil almış addedilemez. Tadilât ve tashihat yapmak ve daha mükemmel bir hale getirmek elzemdir. İkmaline başlanan bu iş henüz bitmemiştir. Kısa bir zaman zarfında Türkiye’nin bugün fiilen almış bulunduğu şekil kanunen de tesbit edilecektir. Yakın bir âtide bu meseleye ait hükümet teklifatı meclise arzedilecektir. Bu teklifatın bütün mevaddı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun inkişaf ve ikmaline ait bulunacaktır. Bütün Avrupa ve Amerika’daki Cumhuriyetler nasıl esas itibariyle yekdiğerinden ayrı değilse, aralarındaki fark nasıl yalnız şekle ait bulunuyorsa, Türkiye’nin de bu Cumhuriyetlerden farkı sırf bir şekil meselesidir. Diğer Cumhuriyet usuliyle İdare edilen memleketlerde olduğu gibi bizim de hâkimiyete malik bir parlamentomuz vardır. Yalnız bizde Büyük Millet Meclisi hem teşri hem de icrai salahiyete maliktir. Başka yerde olduğu gibi bizde de vekiller kendi vekaletlerine ait işlerden mes’uldürler. Başka yerlerde yeni Türkiye Devleti icra vekillerinin Millet Meclisi’nin elinde oyuncak olduğu zannediliyor. Bu hatadır, vekillerin mes’uliyetine ve vazifesine ait meselede, Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda yapılacak tadilat ile tesbit edilmiş olacaktır. Netice itibariyle reis-i cumhurdan, reis-i hükümetten ve mes’ul vekillerden müteşekkil bir hükümet teşkil edeceğiz. Yeni Türkiye’nin payitahtı meselesine gelince, bunun cevabı kendiliğinden zahir olur. Ankara Türkiye Cumhuriyeti’nin payitahtıdır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.III, 1918-1937, İkinci Baskı, Ankara, 1961, s.63-64)

Büyük önder NUTUK’da da cumhuriyet konusundaki kararlılığını şöyle ifade eder:

“…bence devlet riyaseti ile TBMM makamını karışık bulundurmak, ulusal hükümetimizin mahiyeti Cumhuriyet Hükümeti olduğu halde, onu kesin olarak ifade ve ilan etmemek bir zayıflık oluşturmaktaydı. İlk fırsatta resmen cumhuriyet ilan etmek ve Devlet Reisliğini, Cumhurreisliği makamında temsil ederek kuvvetli bir vaziyet vücuda getirmek elzem idi.”

Atatürk, “Milli Mücadele”nin zaferle sonuçlandırılması ve düşmanların Türk topraklarından çıkartılmasından sonra, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak adımları atmaya başlamıştır. 1 Kasım 1922’de kabul edilen bir kanunla saltanat kaldırılmıştır. Bu, aynı zamanda cumhuriyetin önünde yer alan büyük bir engelin de ortadan kaldırılması demektir.  Ardından, 24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla ulusal bağımsızlık tam anlamıyla elde edilmiştir.

Ancak, bu dönemde, olağanüstü şartlarda hazırlanmış olan 1921 anayasasının ihtiyaçlara tam olarak cevap veremediği de görülmektedir. Bu sistemde devlet başkanlığı görevi Meclis Başkanlığı’nca yürütülüyordu. O dönemdeki meclis hükümeti anlayışının doğal sonucu başbakan ve bakanların meclis genel kurulunda doğrudan doğruya seçilmeleri ve sorumluluklarının da meclise karşı olmasıydı. Bakanlar Kurulu’nda karar alınabilmesi için oy çokluğu yeterli sayılıyordu. Parlamenter rejimlerde büyük önem taşıyan kabine dayanışması, meclis hükümeti sisteminde önemli değildi.  Dolayısıyla, işbirliği halinde çalışabilecek bir hükümet ortaya çıkamayabiliyordu.  Oysa, ülkeyi çağdaş dünyanın (Batı) bir parçası haline getirebilmek için hükümetin etkin ve kendi içinde tutarlı olması zorunluydu. Mevcut anayasaya göre bir devlet başkanının ve kabine sisteminin olmaması sık sık hükümet bunalımlarına yol açmakta ve mevcut meclis hükümeti sistemi yürütme işlerini yavaşlatmaktaydı. Bu durum, hızla alınması gereken birçok karar ve gerçekleştirilmesi gereken devrimler sözkonusu olduğundan mevcut sistemin önemli bir zaafıydı. Örnek alınan Batı modelindeki gibi kabine sistemine (Bakanlar Kurulu) geçilmesinin yürütme işlerini hızlandırabileceği düşünülüyordu. Özellikle, 25 Ekim 1923 tarihinde Başbakan Fethi Bey’in istifa etmesi ve yeni hükümetin kurulamaması, meclisin çalışma güçlüğünü bir kez daha ortaya koymaktaydı.

Mustafa Kemal Paşa Hükümet üyelerini Çankaya’da topladı ve istifa etmelerini önerdi. Muhalefetin gücünü sınayabilmek için hükümet üyelerinden yeniden vekil seçilseler bile bu görevi kabul etmemelerini istedi (25 Ekim 1923). Bundan iki gün sonra hükümet istifa etti. Hükümetin istifası önce parti genel kurulunda, sonra da mecliste açıklandı. Meclis ve muhalefet yeni hükümet listesini 28 Ekim akşamına kadar oluşturamadı. Hükümet krizi doğdu. Halk Partisi Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey bir hükümet listesi hazırladı ve bu konuda Parti lideri olan Mustafa Kemal Paşa’nın da görüşlerini almak için parti yönetim kuruluna sundu (28 Ekim 1923). Listeyi inceleyen Mustafa Kemal Paşa bu konuda adı geçen kişilerin de görüşlerinin alınmasını istedi. Listede adı olan kimi kişiler hükümette yer almak istemediklerini söylediler. Sonuçta Fethi beyin listesi kesinlik kazanamadı. Mustafa Kemal Paşa 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’da bir akşam yemeği düzenledi. Çankaya’daki akşam yemeğinde Halit ve Kemalettin Sami Paşa, Kazım Paşa (Özalp), İsmet Paşa, Fethi Bey, Rize Milletvekili Fuat Bey, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey de bulunuyordu. Sözkonusu toplantıda devletin başsız kalamıyacağı ve dış ülkelerde “Türkiye’nin bir devlet başkanı bile yok” gibi sözler söylendiğinin ifade edilmesi üzerine Atatürk, cumhuriyetin ilanı için beklenen günün geldiğini görerek, yanında bulunanlara, “yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek kesin kararını açıklamıştır. Yemekte bulunanlar bu kararı onayladıktan sonra yöntemi üzerinde görüş alışverişinde bulunuldu. İsmet Paşa dışındaki konuklar erken ayrıldılar. Atatürk ve İsmet Paşa birlikte çalışarak 1921 anayasasının devlet şeklini belirleyen maddelerinde değişiklik öngören bir kanun tasarısı hazırladılar. Buna göre Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerinde yapılacak değişiklikler ile amaca ulaşılabilecekti. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesinin sonuna: “Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir” cümlesi eklendi. Üçüncü maddede: “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükümetin yönetim kollarını bakanları aracılığıyla yönetir” ilavesi yapıldı.  Anayasanın sekizinci ve dokuzuncu maddeleri de şöyle değiştirildi: “Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir. Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla gerekli gördükçe Meclis’e ve hükümete başkanlık eder. Başvekil, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer vekiller, Başvekil tarafından yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra, tümünü Cumhurbaşkanı meclisin onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse onaylama meclisin toplantısına bırakılır.”

29 Ekim 1923’te Halk Partisi Grubu, Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Mustafa kemal Paşa, hükümetin oluşturulamama nedeninin hükümet üyelerinin tek tek Meclisten seçilmesinden kaynaklandığını, bunu giderebilmek için bir teklif hazırlandığını, bu teklif kabul edilirse sorunun çözüleceğini belirtti ve İsmet Paşa ile birlikte son şeklini verdikleri teklifi onaya sundu. Uzun ve sert tartışmaların ardından teklif ve önerilen maddeler tek tek oylanarak kabul edildi. Ardından Parti Grubu toplantısı bitirilerek Meclis toplantısına geçildi. Teklif, Kanun-u Esasi Encümeni’ne gönderildi. Kanunu Esasi Encümeni Reisi Yunus Nadi Bey, Genel Kurul’da uzun bir açıklama yaparak, Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin Cumhuriyet olması gerektiğini belirtti. Yunus Nadi Bey konuşmasında (TBMM Zabıt Ceridesi, İkinci İnkılâp Devresi, C. 3, s. 90-93) şöyle der:

“…Birinci Büyük Millet Meclisi, Teşkilatı Esasiye ile Şark’ta yeni ve mühim bir devlet kurmuştur… Meclisin vazifesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin beynelmilel haiz olduğu unvanın tespitinden ibarettir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu kanunun birinci maddesi ile egemenliği kayıtsız şartsız millete vermiş bulunmaktadır. Bu hükümet şeklinin adı Cumhuriyettir. Eklenen fıkra ile Cumhuriyet şeklen ifade edilmiş olmaktadır…”

İvedi olarak görüşülen teklif “Türkiye Devletinin Dini İslam’dır” ve “Resmi dili Türkçedir” ibareleri eklenerek “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında alkışlarla kabul edildi (29 Ekim 1923). Ardından Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi ve Mustafa Kemal Paşa katılanların oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Yeni Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ekim 1923’te İsmet Paşa’yı Başbakan olarak atadı. Cumhuriyetin ilan edildiği, gece telgrafla yurdun dört bir yanına bildirildi. Halk coşkuyla Cumhuriyetin ilanını kutlarken, Saltanat ve Hilafet yanlıları, bir kısım İstanbul Basını ve Milli Mücadele sırasında Mustafa Kemal ile birlikte bu savaşı yürüten Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa olmak üzere bir kısım eski silah arkadaşları ile kimi milletvekilleri işin aceleye getirildiğini, kendilerine haber verilmeden Cumhuriyetin ilan edildiğini belirterek tepki gösterdiler.

Böylece, Cumhuriyetin ilanı ile kabine sistemine geçilirken, devletin demokratikleşmesi yolunda önemli bir adım daha atılmış ve öngörülen devrimlerin yapılması için hızlandırıcı siyasi ortam hazırlanmıştır.

29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin ilanı ile egemenlik halkın eline geçmiş ve Türk Ulusu yüzyıllardır hak ettiği özgürlüğe kavuşmuştur. Bu önemli gün 1925’ten itibaren bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Çok değerli Prof.Barış Doster Cumhuriyet Gazetesi’ndeki 28 Ekim 2020 tarihli köşe yazısında şöyle yazmıştı:

“…Cumhuriyet ve Atatürk, öncelikle bir bütün. Mustafa Kemal Atatürk, sadece Milli Mücadele önderi değil. Sadece vatanı kurtaran kahraman bir komutan değil. Sadece Anadolu aydınlanmasının öncüsü değil. Sadece devlet adamı değil. Tüm bunların hepsi, daha fazlası. O öncelikle ve özellikle Cumhuriyetçi, antiemperyalist ve devrimci. Tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik için savaşmış bir kurtuluş önderi. Ekonomik, sınıfsal düzlemde emekten, eşitlikten yana; bütüncül kalkınmaya, planlamaya inanan; halkçı, kamucu, devletçi ekonomiyi savunan, toplumcu bir lider. Muasır medeniyeti yakalayıp geçmeyi amaçlayan çok seçkin bir düşünür ve aydınlanma savaşçısı.  

 O yüzden Atatürk’ün Cumhuriyeti, bizim için demokrasi, özgürlük, bağımsızlık, adalet, hukuk devleti, eşitlik, gelişme, tekil devlet, ulusal bütünlük, milli kültür anlamına geliyor. Alın teri ve emekle onurlu bir gelecek kurmanın temeli, aydınlık yarınların güvencesi olarak görüyoruz Cumhuriyeti. Hem fikir hem mücadele hem düşünce hem eylem demek Cumhuriyet. Akıl ve bilim deyince, üretmek deyince, çağdaşlık deyince, yüksek ahlak deyince, kadın – erkek eşitliği deyince, vatana adanmışlık deyince, insan hakları deyince, özveri deyince, kardeşlik deyince, uygarlık deyince Cumhuriyeti anlıyoruz…” 

Yüzde yüz katılıyoruz…  

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar için “Türk Ulusal Ekonomik Devrimi” olmadan olmazdı!..
Bu şanlı devrimin kurucu kadroları için çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak da “Batı taklitçiliği” demek değildi…

Türkiye Cumhuriyeti;

Bizim CUMHURİYETİMİZ ki, O  “kimsesizlerin kimsesidir”

KUTLU OLSUN!

BÜYÜK ÖNDER RUHUN ŞAD OLSUN!

blank

blank
A.Can Ayışık

.