Yanan Yurt binası, Cumhuriyetim, İlkokulum, Başöğretmenim ve Öğretmenlerim

 

 

 

Adana’daki  yurt yangını faciasında 12 evladımızı kaybettik.  Yavuz Selim Demirağ 1.12.2016 tarihli Yeniçağ Gazetesinde bakın ne yazmış:

“Tam da “Tekke, zaviye ve türbeler”in kapatılmasının 91. yıl dönümünde bir cemaat yurdunda çıkan yangında 12 can gitti. Ne diyelim bu memlekette çocukları cemaat yurtlarına muhtaç edenler utansın.

 Çok değerli dost Seyfi Şirin hatırlatmış. Atatürk’ümüz Bursa Amerikan Kolejinde 3 Türk kızı Hristiyanlığı seçince öfkelenerek oradaki öğretmenleri duman etmiş. Dahası 22 Ocak 1928’de yabancı okulların kapatılması kararını almış. Bu konuda rahmetli Hocam Necdet Sevinç’in 70’li yıllarda kaleme aldığı “Ajan Okulları” kitabı yüzünden başına gelmeyenin kalmadığına da mim koyalım.

Adana-Aladağ’daki yangın faciası ilk olmadığı gibi son da değil. Zeka seviyemizle alay edenler unutsa da 8 yıl önce Konya-Taşkent’te kaçak Kur’an kursunda çıkan yangında 18 kişi can vermişti. “Kader” diye olayı geçiştirmeye çalıştılar. Dava 8 yıldır devam ediyor. Ölümlere sebebiyet verenler ellerini-kollarını sallayarak gezdiği gibi yanan kaçak Kur’an kursunun yerine yenisi inşa edildi bile.

Birbirlerine sarılarak can veren kız çocuklarının yaşları 12-14 arası. Haber görüntülerinde ambulanslara taşınırken minicik yavruların başlarındaki örtüye dikkat ettiniz mi? Yanmaktan kurtulan bir kız çocuğu, ifadesinde “Aşağıda bulaşık yıkıyorduk… Suyu açınca çıt çıt ses geldi ve yangın başladı” diyor. Yani bu yurtta 12-14 yaşındaki kız çocuklarına bulaşık yıkatıyorlar! Adından başka “millî” tarafı kalmamış bakanlığın izni ve denetimi altındaki özel kız yurdunda bulaşık yıkatıldığına göre, yurdun temizlik işleri de kızların elinden öpüyor demektir! Anlayışa bakar mısınız? Madem bu cemaatin yurdunda yemek yiyorsun, bulaşıkları da yıkayacaksın! Madem burada yatıyorsun temizliği de yapacaksın!.. Alın size köle zihniyeti!

Bu vaka sadece Adana-Aladağ için mi geçerli? Türkiye coğrafyasında buna benzer yüzlerce değil, binlerce yurt var! O yurtların yanından geçtiniz mi? Bahçelerinde solgun yüzlü çocukların bayat balık gibi bakışlarına tanık oldunuz mu? Adeta ruhları ile beraber bedenleri de rehindir… Esirdir… Mutsuzdur o güzelim çocuklar… Nüfus cüzdanlarını taşıdığı devletin siyasi ikbali yüzünden sahip çıkılmayan yetimleridir. FETÖ’nün Işık Evlerindeki tehlikeyi daha yeni fark edenler unutmasınlar ki bu yangının 1950’li yıllardan bu yana dumanı tütüyor. TBMM’deki araştırma komisyonunda altını çizerek bu ev ve yurtlardaki cinsel taciz ve tecavüzlere dikkat çektim. Adana-Aladağ’daki yangın, Karaman Ensar Vakfı’ndaki tecavüz olayları buz dağının görünen tarafıdır.

Atatürk’ümüzün koyduğu yasada: “18 yaşından küçük çocuklara ailesi ve başkaları, devlet müfredatı dışında dinî ve ideolojik telkinde bulunamaz!” diyor. Dün FETÖ’nün cemaatine “alnı secdeye gelenlerden tehlike olmaz!” diyen zihniyet bugün farklı cemaatlere yol verip, oy deposu görüyor. Yarın öbür gün biraz daha palazlandıklarında benzeri paralel yapı oluşturmayacağını kim garanti edebilir!..”

 

Aladağ Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yurt yangını ile ilgili hazırlattığı bilirkişi ön raporunda, yaşamını yitirenlerin, yangın merdiveni kapısının kolu olmadığı için dışarıya çıkamadıkları, yangının binanın ikinci panosundaki şartellerin eskimiş olması ve kaçak akım rolesi bulunmamasından kaynaklandığı görüşü yer aldı.

 

İş güvenliği uzmanı bilirkişisi, binanın 1’inci katındaki yangın merdivenin kapısının plastik yapıya sahip PVC şeklinde olduğu, bu yangın merdiveni kapısının kollarının bulunmadığı, yangın kapısının dışa açılır şekilde yapıldığı, ancak kapı kolları olmadığından ve kapı açılamadığından buradan çıkıp kurtulan kimsenin olmadığı görüşünü ortaya koydu. Elektrik ile ilgili uzman ise binanın elektrik ana panosunun arka kısmında bulunan dağıtım panosundan çıkmış olabileceği, şartellerin eskimesinden veya özelliği kaybetmesinden kaynaklı ark oluşması ve alev almasından çıkmış olabileceğini kaydetti.

Adana’da aynı cemaate ait benzer 100 civarında yurt olduğu da yazılıyor. Neden bu küçük çocuklar cemaat yurtlarında kalıyor ve bu yurtlar neden denetlenmiyor? Cemaat, tarikat ve benzeri yapılanmaların devlet içerisinde yer almasına izin verildiğinde, sözkonusu yapılanmaların kendi özel amaç ve çıkarlarının devlet egemenlik alanındaki  ortak çıkarların önüne geçmesine engel olamazsınız. Böyle bir ortam yaratıldığında, bu tür örgütlenmeler için devlet egemen olunması gereken bir rekabet alanı haline getirilirr ve özellikle emperyal güçler tarafından bu ortam her türlü amaçla kullanılma potansiyeli taşır.

Düşünüyorum. İçimde büyük bir acı duyarak yangında ölen o küçük kız çocuklarının kaderi neden böyle yazılmıştı? Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yarınlardaki varlığını devam ettirecek bu çocuklara neden çağdaş bir eğitim sağlamayı başaramıyor, onları bir kısım cemaatlerin, bir kısım vakıfların ve bir kısım yabancı kültürlerin eğitim kurumlarına mahkum ediyor? Çok fazla soru geliyor aklıma ve birden çocukluğuma gidiyorum. İlkokula başladığım yıllara…

1966 yılında ilkokula başladım. Aşağıdaki fotoğraf benim okuduğum Bakırköy’deki “Taş Mektep”in fotoğrafı.  Zaman zaman “Bakırköy Merkez İlkokulu”, “Bakırköy 1.Mektebi” olarak da anıldı.

untitled2

 

Taş Mektep, 1864 yılında Paris’ten gelen şehircilik uzmanı Kont Alleon tarafından İstanbul’da yaz aylarında oturmak için yaptırılmış bir binadır. Marsilya kiremit ve tuğlalarıyla 1865 yılında inşa edilmeye başlanan yapı, 1874 yılında tamamlanmış. 1894 yılında İstanbul’da meydana gelen depreme kadar burada oturan Kont Alleon, binayı 1898 yılında Preveze Mutasarrıfı Ali Rıza Paşa’ya satmış. 1900’de Maarif Nezareti’ne devredilen yapı  sonradan  okula dönüştürülmüş.

Rahmetli annemin  elimden tutup beni okula yazdırdığı o ilk günün  hayali hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmez. Rahmetli Müdürümüz Zeki Arı’nın odasını hayranlıkla şekillenen büyük bir saygı duygusuyla incelemiştim. İlk işlemlerin yapılmasından sonra da beni 1/A sınıfındaki muhteşem öğretmenim Nezahat Pamuk’a emanet etmişti. Aşağıdakii fotoğraflardaki sarı işaretli küçük kara önlüklü benim. Şimdi  yaşım 56.

Benim okuduğum yıllarda okulun bahçesi rant saldırısından nasibini alarak tırpanlanmamıştı henüz. Çevresi de beton kuşatması altında değildi bugünkü gibi.

img_1091-2isaretli img_1089isaretli

 

Bizler,  ilkokulu siyah önlüklü yıllarda severek  okuduk. Önlükler siyahtı ama beyinler ışıl ışıldı. Her iki öğretmenimiz de  Türk ulusal aydınlanmasının parlak eğitim ışığını ve temiz asaletini bugün  gibi  yansıtırlar beynimde. O zamanlarda, okulun çok geniş ve ağaçlıklı bir bahçesi vardı. Bir de içerisinde süs balıkları  da olan kocaman bir havuzu. Bu güzel bahçede çok keyifli teneffüsler yapar, çok çeşitli oyunlar oynardık. Futbol, ebecilik, mendil kapmaca, ip atlama, yakar top, istop, uzun eşek vb. Şimdiki zamane çocuklarının oynadığı gibi sanal değil, gerçekti oyunlarımız. Koşardık, düşerdik, terlerdik… O yaşlarda herşey gerçek bir  oyundu aslında. Günümüzde ise  o gerçek oyun giderek teknolojik bir  sanallaşmaya dönüşüyor.  Önce oyunlar, sonra da savaşlar sanallaşıyor giderek…

Orta Çağ Avrupa’sında Cizvit papazlarının açtığı okullardaki öğrencilerin diğer öğrencilerden ilk bakışta ayrılması için bulduğu çözüm olan ”siyah önlük ve beyaz yaka” uygulaması, yüzyıllar sonra Cumhuriyet döneminde  1930’larda ”zengin ve fakir öğrenciler arasındaki farklılık görüntüsünü ortadan kaldırmak” için Türkiye’de kullanılmıştır. O yıllarda dünyada yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle, öğrencilerin kıyafetleri en basit ve ucuz kumaş olan krizetten siyah önlük, beyaz yaka, siyah ayakkabı olarak belirlenmişti. Bu kıyafet 1990’lı yıllara kadar kullanıldı. Severdim o hepimizi benzerleştiren kıyafetleri ben.

Şimdi nereden nereye geldik.

Devam etmeden, Osmanlı’nın parçalanmasına giden “batı üstünlüğüne cevap verememe” sorununda eğitimin payını inkar etmememiz gerektiğini bir kez daha vurgulamakta fayda var.

Batı, 15 ve 16. Yüzyıllarda coğrafi keşifler, 16.Yüzyılda Rönesans  (Yeniden Doğuş: 15 – 16. yüzyıl İtalya’sında batı ile klasik antikite  arasında sanat, bilim, felsefe ve mimarlıkta bağın tekrar kurulmasını sağlayan, Antik Yunan filozof ve bilim adamlarının çalışmalarının çeviri yoluyla alındığı, deneysel/pozitif düşüncenin canlandığı, insan yaşamı  üzerine yoğunlaşıldığı, matbaanın bulunmasıyla bilginin geniş kitlelerle paylaşımının arttığı ve radikal değişimlerin yaşandığı dönem) 15 ve 17. Yüzyıllarda Avrupa’yı derinden etkileyen dinde Reform hareketi, 18.Yüzyılda Sanayi Devrimi ile batıda meydana gelen sosyo ekonomik devrimlerin sonucunda skolastik temelli eğitimin yerini pozitif bilime dayanan (Doğa bilimi/deneysel bilim) eğitimin almasıyla    toplumsal ve ekonomik anlamda büyük dönüşümler gerçekleştirerek teknolojik üstünlüğe ulaşır. Martin Luther, iyi  eğitimden laik eğitimi anlar ve savunur. Protestanlığın ortaya çıkması ve yayılması, Katolik Vatikan için  Avrupa’da teolojik temelli skolastik dönemin bittiğini ilan eder.

Osmanlı, Avrupa’da meydana gelen büyük değişimleri, askeri başarısızlık ve toprak kaybı yaşamaya başlandığında dikkate almak ister. Dikkate almak ister istemesine de Osmanlı’nın kendi iç dinamikleri ve sosyo ekonomik çıkar döngüleri engel olur bu yöndeki girişimlerin sonucu değiştirecek düzeyde uygulanmasına.

Sonuçta, Osmanlı bir bakıma skolastik eğitim felsefesini sürdürerek Batı’nın pozitif bilimi esas alan felsefe ve eğitim sisteminin ürünleri/çıktıları  ile rekabet etmeyi başaramadığından  parçalanmaktan kurtulamaz.

Tam bu noktada, Türk ulus devletinin ve onun kurucu felsefesini oluşturan  Kemalizm’in en önemli devrimlerinden birinin eğitim alanında gerçekleştiğini yazacağız. Çünkü, yeni kurulan ulus devlet, batılı emperyal ekonomiler ile rekabet edebilmek istiyorsa eğitimde bu devrimin gerçekleşmesi zorunludur. Bu devrim, aslında eğitim felsefesinin temeline  pozitif bilim eğitimini koymaktır. Yeni ulus devlette  laik eğitim sistemine geçilmesinin ilk nedeni budur.

Batı gibi olmak değildir amaç,  batı ile rekabet (rakip olmak) edebilmektir. Batı gibi olduğunuzda, batı sizi dönüştürür.  Türk ulus devleti geçen süreçte batı gibi olmaya çalışmış, ama batı ile rekabet eder duruma gelmeyi  başaramadığından batı, Türkiye’yi eşit olmayan bir statüde tutarak bir kısmı Türkiye’nin zararına olan ekonomik ve siyasal amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadır. Türk ulus devletinin başarması gereken, aslında bütün doğunun da batı karşısında başarmak istediğidir. Bu nedenle, Türk ulus devletinin yazgısı baıdan çok  doğu ile ortak amaç/payda  içermektedir.

Türk Ulus devleti’nin, Türk ulusal devriminin ve millet egemenliğinin teoriden pratiğe geçebilmesinin yolunun eğitimden geçtiğine inanan “Başöğretmen Mustafa kemal Atatürk”ün  unutulmaz Milli Eğitim bakanlarından Mustafa Necati’nin (1925-1928) üç yılı aşan bakanlık döneminde  işin uzmanlarına, öğretmenlere danışılarak bu yönde hızlı adımlar atılır.

İleride eğitim alanında büyük  hizmetleri görülecek Rüştü Uzel, Nafi Atuf Kansu, Cevat Dursunoğlu, İsmail Hakkı Tonguç gibi yurtsever, işinin uzmanı değerli  kişilerden oluşturulan  kadroyla birlikte Mustafa Necati döneminde gerçekleştirilen devrimsel atılımın başlıca adımlarını hatırlıyalım:

  • Yeni anlayışla 1926 ilköğretim programı hazırlanır.
  • Yeni öğretmen okulları açılır.
  • Karma (Kız-erkek) eğitime geçilir.
  • Alınan önlemlerle öğretmenlik mesleği toplumda saygın duruma getirilir.
  • Arap alfabesi yerine 1928’de yeni Türk alfabesi kabul edilir.
  • Aynı yıl yeni alfabeyle halka okuma yazma öğretmek için “Millet Mektepleri” hayata geçirilir.

Ne yazık ki Cumhuriyet’in bu devrimci bakanı 1 Ocak 1929 tarihinde geçirdiği bir ameliyat sonrasında yaşamını yitirir.

Benim ilkokula başladığım 1966 yılına dek 33 Milli Eğitim bakanı görev yapmış. Cumhuriyet dönemi  Milli Eğitim bakanlarımızın tablosunu da aşağıda gösterdim. Cumhuriyet devrimlerine destek veren milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel’den  sonra  Türk milli eğitimi pozitif bilimci ve özgün yolundan saptırıldı. 1950 yılında CHP yerine iktidara gelen Demokrat Parti  dönemi ile birlikte  “laik, üretici/yaratıcı, mesleki eğitim yerine batı emperyalizmi tarafından da dayatılan ezberci ve dinsel ağırlıklı eğitim felsefesinin milli eğitim sistemimize hakim olmaya başladığını” görüyoruz.

image1

Mustafa Necati’nin erken ölümünün ardından  1932 yılında  Reşit Galip’in kısa süren bakanlığı döneminde İstanbul Üniversitesi reformu yapılması ve “Halkevleri açılması” dışında kayda değer bir atılım görülmez.

1932 yılında halkın eğitim ve kültür hizmetlerinden yararlanabilmesi için açılan halkevleri de ulusal cumhurivetin önemli bir buluşudur. Her yaştan insan, yurdun her yerinde açılan halkevlerinin sosyal etkinliklerinden, kitaplarından yararlanır.

Halkevleri 1951 yılında yurt çapında 478 şubeye, 4 bin 322 halk odasına ulaşır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların ilk 10-12 yılda birçok atılımlar gerçekleştirmesine karşın, kırsal kesimde, hedeflenen ilerleme sağlanamaz. Özellikle nüfusun %80’inin yaşadığı köylerde yaşam koşulları ve eğitim çok geride kalmaya devam eder.

Örneğin 1935 yılında 40 bin köyün yaklaşık 35 bininde okul, öğretmen yoktur. Kent çocuklarının %75’i okula giderken, köy çocuklarının ancak %25’i bu olanaktan yararlanabilir haldedir.

1935 yılında bu sorunlara çözüm bulmak için Atatürk’ün yakından tanıdığı asker kökenli Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanlı’ğına getirilir. Yeni bakan da İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne  İsmail Hakkı Tonguç’u atar. İsmail Hakkı Tonguç, büyük sıkıntılar çekerek okumuş bir köy çocuğudur. Öğretmen okulundan sonra Almanya’da iş eğitimi üzerine eğitim görmüştür. Köylünün eğitimine yönelik özgün fikirlere sahiptir.

Cumhuriyet,  köylüye eğitim götürebilmek için eğitmen kurslarıyla işe başlar. Askerliğini onbaşı/ çavuş olarak yapmış kişiler arasından seçilen adaylar altı aylık bir kurstan geçirilerek küçük köylere  eğitmen olarak gönderilir. İlk eğitmen kursu 1936 yılında Eskişehir Mahmudiye’de başlar. Deneme başarılı olunca başka yerlerde de yeni eğitmen kursları açılır.

1938 Yılında Mustafa Kemal Atatürk ölünce Saffet Arıkan sağlık sorunlarını gerekçe göstererek bakanlıktan ayrılır ve Milli Eğitim Bakanlığı’na Hasan Ali Yücel getirilir.

Hasan Ali Yücel de Saffet Arıkan döneminde başlatılan İsmail Hakkı Tonguç ve arkadaşlarının köye yönelik yeni eğitim anlayışını, Rüştü Uzel’in daha çok kentlerde sürdürdüğü mesleki teknik eğitim çalışmalarını destekler.

Konudan konuya atlayarak gidiyorum. Geçen gün aşağıdaki şiiri buldum. Kimin yazdığını merak mı ettiniz! Önce şiiri okuyun lütfen.

Dedikodu denilen bu bulaşıcı hastalık,
Öyle nüksetmişti ki, vermiyordu aralık.           
Bu korkunç hastalığın çıkmıştı şaheseri,
Kolay kolay görülmez başka yerde benzeri. 
Türkiye’de benmişim komünizmin bânisi,    
Biraz daha hafifi: komünistler hâmisi! 
Biri çıktı, dedi ki: Ben buna inanmışım,
Allahın birliğine iman gibi  kanmışım. 
Bu söz yargıç önünde söylendi çekinmeden;
Allahın huzurunda şimdi neyler söyleyen? 
Lâfta kalmadı bunlar, geçti hepsi yazıya;
Kötü ruhlar şahlandı gemi aldı azıya. 
Kimmiş bu, denilmedi; Haktan çekinilmedi;
Millet hizmeti bile bir an düşünülmedi. 
Kafalar işlemeden bol bol dırdır edildi;
Bu ne biçim ağızdı, bu ne zehirli dildi? 
Birkaç kişi bilir bizde, komünist kime derler?
Komünizmi bilmeden boşuna laf ederler. 
Komünistler bağlanır gizli bir topluluğa;
Damladır, nerden gelir bilinmez bu oluğa. 
Her tarafta bulunur bu kırmızı çekirdek.
Kapalı bir anbarda ürer filizlenerek. 
Merkezinden yollanır anbarın anahtarı,
 Anahtarı kullanır komünist ajanları. 
Açıklamazlar bunlar komünistliklerini,
Emniyetten başkası bilmez onun yerini. 
Tanınması çok güçtür kalabalık içinde,
Yaparlar işlerini pek ustalık içinde. 
Milliyet duygusundan koparmaktır fertleri;
Sonra komünist yapma, emelleri, dertleri. 
Komünist olunca da Ruslaştırırlar onu,
Memleketi bırakıp kaçmadır bunun sonu. 
Bilirsin, nasıl çıktı bizden de böyleleri;
Kendi kendilerine diyorlardı, ileri! 
İleri diye diye çok ileri gittiler,
Kazanan kimdir bilmem, bizim için bittiler. 
İkilik çıkarmaktır birinci kasıtları,
Koparmaktır milleti bağlayan kayıtları. 
Bu dinlidir, bu dinsiz; bu namuslu, bu hırsız;
Bu Türktür, bu Türk değil; bu iyi, o hayırsız. 
Dilekleri, sadece parçalamak milleti;
Millet bölününce de kökten yıkmak devleti. 
Onlarca her vasıta bu uğurda helaldir;
Birliği bozdular mı sonrası ihtilâldir. 
Komünist ne düşünür, anladın mı şimdi sen?
Her önüne geleni suçlar mısın bilmeden? 
Sürülürse ezberden vatandaşa bu leke,
Komünistilk o zaman olur büyük tehlike.

Ne düşündünüz?

Komünizm hamiliğiyle suçlanan bir şair olmalı değil mi?

Bu şiiri yazan Türk Ulus Devleti’nin en önemli Milli Eğitim Bakanlarından biri (Bence en önemlisi) olan Hasan Ali Yücel’dir. Hasan Ali Yücel, şair can Yücel’in de babasıdır ve Can Yücel aşağıdaki şiirini  babası Hasan Ali Yücel için yazmıştır.

Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla- ha düştü, ha düşecek. . .
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.  
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi,
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.  
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a.
Bir helalleşmek ister elbet, dimi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.  
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin.
Daha başka tür aşklar; geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

5agustos

Hasan Ali Yücel, bana göre Atatürk’ün eğitim   felsefesini ve amaçlarını en  iyi anlayan Milli Eğitim ve Maarif Bakanı’dır.  28 Aralık 1938 tarihinde başlayan, 12 Ağustos 1946 döneminde istifaya mecbur edilerek bakanlıktan ayrılmasına kadar süren   yedi yıl, yedi ay ve yedi günlük gerçekten ulusçu/aydınlanmacı/devrimci bir bakanlık dönemi olmuştur. Doğumunun 100. yılı olan 1997 yılı da UNESCO tarafından “Hasan Ali Yücel Yılı”  ilan edilmişti.

Tam burada aklıma bir anekdot geldi: yazayım…

İki liseli arkadaş yurt dışında eğitim almak üzere yıllarca harçlıklarını biriktirmiş, liseyi bitirdiklerinde  o zamanki Milli Eğitim Bakanı’na gidip yurt dışına okumaya gönderilmelerini talep etmişler. 

Gençlerden biri Bakan’ın oğludur. Bakan,  gençlerden oğlunun arkadaşına  “Senin talebini yerine getirebilirim, ancak oğlumu gönderirsem dedikodu olur, oğlunu yurt dışına gönderdi derler, bu nedenle oğlumu gönderemem” der. Bunun üzerine bakanın oğlu arkadaşına, “Ben yurt dışına gidemiyeceğime göre  biriktirdiğim parayı da sen al, hiç olmazsa biriktirme amacım kısmen gerçekleşmiş olsun” diyerek  biriktirdiği tüm parayı da  arkadaşına verir.  

Anekdottaki  Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL, dedikodu olmasın diye göndermediği oğlu ise,  şair Can YÜCEL’dir. Hikayenin devamında arkadaşı, İsviçre’ye gider ve burada tıp eğitimi alır ve dünyaca ünlü bir tıp adamı olur.  Türk olmakla her zaman gurur duyduğunu ifade etmekten çekinmeyen ve  kendi  tasarladığı ameliyat aletlerine; Ayşe, Ceylan, Leyla, Eşek Semeri gibi Türkçe isimler vermiş bu ünlü tıp adamı, Profesör Gazi Yaşargil’dir.

Makamını kendisi ve yakınlarına menfaat sağlamak için kullanmaktan oğlu lehine bile kaçınmayı görev sayan cumhuriyet değerlerini özümsemiş bir insani yüksek tavırdır bu. Günümüzde ne kadar önemli olduğunu  çoğumuz kabul edebilir halde miyiz, emin değilim. Önce değerler yozlaştırıldı ulus devleti içten çökertebilmek için. Ve korkarım ki, hepimiz çökertilen özgün değerlerimizin hazin yıkıntısı altında kalmış durumdayız bugün.

Yanan sadece yurtlar değil, gönüller de yanıyor yanısıra…

Hasan Ali Yücel komünist değildi. Mustafa Kemal Atatürk’ün başöğretmen olduğu ulus devletin ona layık olmaya çalışan en başarılı demokrat ve liberal  Türk aydınlarından biriydi. Mevleviydi, felsefe okumuştu, filozof, şair, gazeteci, yazar ve devlet adamıydı. Atatürk’çü bir kültür/sanat adamıydı. O nedenle de üzerinde biraz daha farklı biçimde durulmasını hak eden bir aydınlık değerdi.

Hasan Ali Yücel,  Köy Enstitüleri’ni açan bakan olarak bilinir. Onun dönemi aynı zamanda Türk aydınlanması için farklı kulvarlarda  büyük adımların atıldığı bir parlak dönemdir.

  • Bakanlığı döneminde bir tercüme bürosu kurarak  ilk defa  Antik Çağ filozoflarından başlayarak  İtalyan, Fransız, İngiliz, Alman, Rus ve daha başka Avrupa ülkelerinde yetişen düşünürlerin eserlerinin Türkçeye çevrilmesini sağlamıştır. Hasan-Ali Yücel, Birinci Neşriyat Kongresi’nde dünyayı, özellikle batıyı tanımak zorunluluğunun altını çizmiş, “bu zorunluluk, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor,” diyerek  kurulan tercüme heyeti, ilk toplantısını 28 Şubat 1940’ta, Ankara’da yapar. Heyet, Dr. Adnan Adıvar başkanlığında dört toplantı yapmış ve bir daimi büro” oluşturmuştur. Nurullah Ataç’ın yönettiği büronun üyeleri arasında Saffet Pala, Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır vardır. Kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla çalışmalar başlar; 1946 sonunda, dünya edebiyatı klasiklerinden 496 eser Türkçeye çevrilir. Bu eserlerin yanında, özellikle felsefe ders kitabı sıkıntısı nedeniyle önemli kimi filozofların kitapları Türkçe’ye kazandırılır. 19 Mayıs 1940 yılından itibaren iki ayda bir Tercüme Dergisi yayınlanmaya başlar.
  • 20. Mayıs 1940’ta Devlet Konservatuarı kurulur.
  • Maarif Vekaleti,  İslam Ansiklopedisi’nin çevirisini kararlaştırarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni görevlendirir.
  • Daha sonra adı Türk Ansiklopedisi olarak değiştirilen ve İlk resmi ve telif Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları başlatılır. Bu ansiklopedi 33 cilt halinde -yıllar içinde- ancak tamamlanabilmiştir.
  • 1943-54 yılları arasında da Celal Esat Arseven’in hazırladığı 5 ciltlik Sanat Ansiklopedisi yayınlanır.
  • 1939’dan itibaren;  İlköğretim 1939, Maarif Vekilliği Tebliğler Dergisi 1939, Teknik Öğretim 1940, Tercüme Dergisi 1940, Tarih Vesikaları 1941, Kadın-Ev 1943 ve Köy Enstitüleri 1945 gibi dergiler yayınlanır.
  • 17 Temmuz 1939’da  bilim adamları, eğitimciler, yazarlar ve sanatçıların katıldığı, eğitim sisteminin ilkelerini ve okul programlarını belirlemek amacıyla Birinci Maarif Şürası toplanır. Böylece milli eğitimde çok önemli  yeri olan bir gelenek başlatılır. 15-21 Şubat 1943 tarihlerinde de -yine Yücel’in başkanlığında- İkinci Maarif Şurası okullarda ahlak terbiyesinin geliştirilmesi gündemiyle açılır.
  • 1940-41 yıllarında, dilin Türkçeleştirilmesi ve bütün bilim dallarının ifade aracı haline gelebilmesi doğrultusundaki çalışmalara ağırlık verilir,  6 Haziran 1941’de Birinci Coğrafya Kongresi toplanır. Sonra Gramer Komisyonu toplanır. Tahsin Banguoğlu’na “Ana Hatlarıyla Türk Grameri” adlı bir eser hazırlatılır Ayrıca, çeşitli bilim dallarının sözlükleri yayınlanır: İmla Kılavuzu 1941, Gramer Terimleri 1942, Coğrafya Terimleri 1942, Felsefe ve Gramer Terimleri 1942, Hukuk Lügati, Tıp Lügati 1944, Türkçe Sözlük 1944 gibi.
  • Dil Kurumu tarafından hazırlanan terimler, 1939’dan başlayarak ders kitaplarında kullanılmaya başlanır. Ayrıca, ders kitaplarının hem basılması, hem de yurt genelinde hizmete sunulması için bir teşkilat kurulur. 1940 yılında “Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu” yayınlanır.
  • Meslek okullarının sorunlarını çözümlemek amacıyla 1933’te, Maarif vekilliği bünyesinde Mesleki ve Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü kurulur. 1941’de bakanlık merkez örgütünün yeniden düzenlenmesi sürecinde, Bakan’a bağlı ikinci bir müsteşarlık (Meslekî ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı) oluşturulur. 1942-43 öğretim yılında, bu alandaki okul sayısı 113 iken 1949’da 275’e, kurs sayısı ise 42 iken 470’e çıkar.
  • 22 Ekim 1938’de kurulan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, 29 Mayıs 1942’de Maarif Vekaletine bağlanır, başına da başarılı bir sporcu olan Vildan Aşir Savaşır getirilir.
  • Ankara Fen Fakültesi (1943), İstanbul Teknik Üniversitesi (1944.) ve Ankara Tıp Fakültesi (1945) kurulur. Dört yıl gibi bir hazırlıktan sonra, 15 Haziran 1946’da 4936 sayılı Üniversiteler Yasası çıkarılır.
  • 18 Şubat 1946’da Beden Eğitimi ve Spor Şurası’nı açar. 6 gün süren Şura’da beden eğitimi ve sporun sorunları tartışılır, çözümler üretilir ve bir program hazırlanır.
  • 1945’te, 4-20 Kasım arasında Londra’da toplanan ve 43 ülkenin katıldığı UNESCO toplantısında ülkemizi temsil eder.

Hasan Ali Yücel’in  dogmacılık, özgürlük demokrasi ve totaliter sistemler  ile ilgili aşağıdaki sözleri onun faşizm ve komünizm gibi dogmatik felsefeleri baz alan sistemlerin adamı olmadığını çok açık bir şekilde ortaya  koyar. Ona çamur atan çevreler utanırlar mı, hiç sanmam. Onlar, belirli çıkarlar için bunu yapmışlar ve amaçlarına ulaşmışlardır.

“…Hürriyeti istemeyenlerin başında dogmacılar gelir. Dogma nedir, Dogmacılar kimlerdir? 

Dogma, ilk defa ortaya atanlar tarafından düşünülmüş, fakat sonra onu kabul edenlerin çoğu tarafından düşünmeden alınmış inanma klişeleridir. 

Bizim nascılık diye tercüme ettiğimiz dogmacılık, felsefedeki dar anlamıyla aklın her şeyi bileceğine ve doğrunun ancak kendilerinde olduğuna inananları gösterir. Fanatizm denilen taassubun sütannesi budur… Mizaç itibarıyla dogmacılar, “dediğim dedik” diyen soydandırlar. Tartışmaya dayanamaz, fikir alışverişinde bulunamazlar. Zekâları tek cephelidir, idrakleri iki duvar arasına açılmış bir yola benzer. Bu vasıfta olan insanlar, her devirde, her yerde, hatta her meslekte vardır… 

Dogmacılardan mürekkep bir topluluk tasavvur edelim, Hani hürriyet? Böyle bir toplulukta ancak tek fikir, tek kudret hakim olabilir. Politika bakımından bu türlü rejimler ya en sol uca kaçacaklar, ya en sağ uçta mıhlanıp kalacaklardır. Hâkim kudretin kanaatten dışındakilere nefes almak yoktur. Onun için kanunlarında muhalefete iktidar kadar hürriyet vermeyen rejimler, adı ne olursa olsun diktatörlüktür, despotluktur…

Demokrasinin dünya görüşü, bir mantığa dayanır. Demokrasi mantığının ana prensibi şudur: 

“Her fikirde hata ve sevap ihtimali vardır.” 

Eğer bu postulatı kabul etmezseniz demokrasi geometrisini kuramazsınız… Bu prensibi kabul edince ilk müşkül yenilmiş olur. Çünkü kendi davanızda, karşınızdakinin davası kadar hata ve sevap olacağına inanınca pek tabii olarak tartışmaya razı olursunuz. O zaman bir itiraz karşısında kalınca: 

— Acaba dersiniz.  Bu “Acaba?” yok mu, işte demokrasinin en değişmez remzi budur. Bütün diktatörya rejimleri “Acabasızlar” rejimidirler. 

Yobazlık bir zihniyettir: cemiyeti geride tutmak, kıpırdatmamak, değiştirmemek, bir kelimeyle yaşatmamak isteyen bir zihniyet. Hiç okuma-yazma bilmeyeninden tutunuz, elinde Garp üniversitelerinin diplomaları olanlara kadar her soydan, her boydan bu zihniyette insan görebilirsiniz. 

istiklâl Savaşı nda ve ondan sonra inkılâp devresinde işte bu zihniyeti dış düşmandan daha tehlikeli gören gerçek milliyetçi ruh, ona hürriyet tanımamıştır. Çünkü yobaz, hürriyetin baş düşmanıdır. Ona hürriyet vermek, hürriyeti öldürmeye müsaade etmek demektir. 

Yobazı yere vuracak en emin kuvvet, hürriyet duygusunu ve terakki susuzluğunu iyi benimsemiş genç nesillerdir. Çünkü onu en şiddetli kanunlarla dahi yapmak istediklerinden alıkoyamazsınız. Yobaz için için işler. Yeni harflere, kadının hayatını kazanmasına, tiyatro ve operaya, hatta yüksek sesle türkü söylemeye muarızdır. 

Bunların tam tersini yaptırmak için eskiden gizli, şimdi ise mevcut hürriyetten istifade edip daha cüretli ve açıktan çalışır. 

Fert ve cemiyet münasebetlerinde fert yok, cemiyet var düsturunu mübalâğa ile alan aşın sosyalist ve komünist anlayış, nizam için hürriyeti yok etmekte hiçbir sakınca görmemektedir. 

Sınıf diktatörlüğü demek olan komünizm de totaliterdir. Onda da fert, ancak başta bulunan birkaç kişiye münhasır olarak kıymet taşır. Kıymet sayılan, toptan kalabalıktır; fakat tek tek değil, topluluk halinde kalabalık. Ferdi esas almayınca böyle bir rejimde hürriyetin manası kalmaz. Nitekim kalmamıştır da…” 

Bu büyük Milli Eğitim Bakanı,  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Atatürk’ün/başöğretmenimizin naaşını taşımak  üzere seçilen 12 milletvekilinden biri olarak görevini yaparken hissettiklerini anlatırken -ki her okuduğumda  yeniden duygulanırım- inanılmaz bir duygu selini de bizlere armağan etmiştir.

“…Biliyor musun, bu ağaçtan kolunu tutarak taşıdığın tabutun içinde kim var? O insan mı? Olamaz. O bir cihandı. Fezalara sığmamalıydı; nasıl bir soğuk mahfazanın içinde durabiliyor? Oraya niçin girdi, nasıl girdi? Biliyor musun? Bilemezsin. Anlayamazsın. Sen bu muammayı çözemezsin. Önüne bak, işine bak. Taşı, o cihanı bu tabutun içinde belleyerek taşı!… 

Sen O’nu daima kendi arzularına göre yürür ve yaşar görmüştün. Şimdi o, hareketlerini sizin iradelerinize bırakmıştır. İstediğiniz yere koyup dilediğiniz yere kaldırıyorsunuz. Mukavemet etmiyor, hayır demiyor. Kendini size terk etmiş gibidir. Niçin? Niçin bu hür, hareketlerine sahip insan, hürriyetinden ve iradesinden vazgeçmiştir? Zihnini yorma; halledemezsin. Taşı, senin götürmek istediğin yer, şimdi O’nun gitmek istediği yerdir. Gözlerinin nemini kurutmadan, bol bol gözyaşı dökerek O’nu taşımak vazifendir. O kadar!… 

Sen onu yap ve başka şey sorma!… 

Taşıl… 

Taşı O’nu… Bir cihan götürüyorsun. Cihanlar yaratan bir insan götürüyorsun. Korkma, ezilmezsin. O, kendini ezilmeden taşıtmak için sana kendi kudretinden vermiştir. Başka şey düşünme. Dikkat et, bu tabutun içindeki varlığında da O seni taşıyor. Sen kendini taşıyor gibisin. Karanlık meçhullere dalma. Ellerinin üstünde en büyük hakikati götürüyorsun. Ona bütün katılığı, bütün acılığıyla dokunmaktasın. Buna mazhariyet her zaman mümkün olmaz. Kadrini bil. Başını önüne eğ. Gözlerinin yaşını silmeyi düşünmeden onu taşı! Taşı, omuzlar üstünde en büyük hakikati taşımaktasın. Sen de bir yanından tut ve taşı!… 

Bırakma, zaman dar; çünkü hayat kısadır. Bu kısa mesafelere sonsuzluğu sığdırabilmek, herkese müyesser olmaz. Taşı, omuzunda bir namütenahilik olduğunu bilerek taşı. Asırlar götürüyorsun. Bu ağırlık ondan. Asırlar ve asırlar, O’nda bir hayat olmuştu; O’nun yarım asrı birkaç yıl geçebilmiş ömrüne sığınmıştı. Gaflet etme; bir tarih taşıyorsun. istikbal olmuş bir mazi götürüyorsun. Maziyi istikbale naklediyorsun. Taşı; yükün ağır, fakat paha biçilmez bir kıymettedir. Taşı; O’nu taşıyarak sen de tarih oluyorsun. Bunu bilerek taşı!.. 

Yer nemli, gök nemli, gözlerin nemli. Bu ıslak hava içinde kaskatı ve kupkuru bir şey taşımaktasın. Üzülme. Maddenin ve ruhun bu çiseleyen yaşlarıyla o katılık yumuşuyor, o kuruluk yavaş yavaş yok oluyor. Hissetmiyor musun, taşıdığın cansız şeye yepyeni, başka bir hayat gelmektedir. Ve onun için değil midir ki O’nu taşırken bu hayat sana da sirayet ederek o aziz yükün altında dipdirisin. Canlısınız; taşınan da taşıyan da. Ölüm artık siliniyor. 

Fanilik beka ile omuz omuza… Bu kadar yakınlık içerisinde onu hayatta hissetmiyor musun?  

Taşı; bir ölü değil, bir diri taşıyorsun. Taşı, O’nu taşıyarak yaşayacaksın. Yaşadıkça O’nu taşıyacaksın.  

Taşı, taşı…” 

Yaşadıkça O’nu, yani başöğretmenimizi (11.11.1928 Tarihli bakanlar kurulu kararı ile  24 Kasım 1928 tarihinden geçerli olmak üzere Ulu Önder Atatürk’e  Başöğretmenlik ünvanı verildi.) kalbimizde taşıyacağız… 

Hasan Ali Yücel, tıpkı aşılmaz başöğretmenimiz gibi  pozitif bilime dayanan bir eğitim felsefesinin inanmış yolcusuydu. 8 Kasım 1943’te Ankara Üniversitesi’nin yeni fen fakültesini açarken bu hususu net bir şekilde ifade ediyordu:

“…Bu fakültede, İstanbul Fen Fakültemizde olduğu gibi, bilim zihniyeti ve arama ruhu hâkim olacaktır. Nakilcilik devrinden kurtulmaya uğraştığımız bu zamanda, denemeden çıkan bilgilerin sentezi ile tüme varıcı bir endüktif metot ile fen adamı  yetiştirmek istiyoruz. Bu fakülteden ışıklanacak gençler, yarın  kendi bilgi alanlarında  cüretle düşünebilecek ve düşündüklerini  gerçekleştirmek için kendilerine inanarak teşebbüse geçebilecek iktidarda olacaklardır. Büyük buluşlar beşerî bilim tarihinde gördüğümüz gibi, hep bu yoldan olmuştur. İlmin de muhtaç olduğu bir cins cesaret ve cüret vardır.  

Bu Fakülte o duyguyu aşıladığı nispette dünya ilmine yeni bilginler ve yeni bilgiler  katacaktır. Karatahta fiziğini ve tebeşir kimyasını dünün skolastiği gibi her iki  fen fakûltemizde  hakiki manasında  yok etmek istiyoruz. Onun için insan  zekâsına en geniş uçma ve yükselme imkanını veren pozitif bilim memleketimizin hayat desteklerinden biri olacaktır…” 

Türk ulus devleti kuruluşundan itibaren başöğretmeni Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı çağdaş aydınlanma yolunda yürümeye pozitif bilime dayanan yeni eğitim felsefesi ile yaptığı büyük ve örnek eğitim devrimi ile başlıyordu. Böylece, Osmanlı’nın eğitimde skolastik felsefeyi temel alan sistemini de geride bırakmayı amaçlıyordu. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal eğitimdeki en büyük hamlelerinden biri ve belki de başlıcası  kuşkusuz Köy Enstitüleridir. Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tamamen Türkiye’ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel bizzat yönetmiştir.

Köy Enstitüleri,  ilkokul mezunu zeki köy çocuklarının, bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak görev almaları amacıyla kuruldular.  Okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80’lik bölümü köylerde yaşıyordu. 1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Ensititüleri açılmaya başlandı. Şehirlerden uzak, ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede açılan bu okullar devlete ait araziler üzerinde kurulmuştu. Bu okullardan yetişen öğretmenler  hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve bilimsel tarım tekniklerini öğretecekti. Bu okullarda kitaba deftere dayalı öğretim yerine “iş için, iş içinde eğitim” ilkesi esas alınmıştı. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin %50’lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

Köy Enstitülerinde sabah sporu, oynanan folklor oyunları ile yapılıyor, öğrencilere çevirisi yaptırılan dünya klasikleri okutuluyor ve çeşitli müzik aletlerini çalması öğretiliyordu.  Bu anlamda Köy Enstitüleri O dönemde nüfusun yaklaşık %80’ini oluşturan ve çoğu okuma yazma bilmez durumdaki köylü nüfusun aydınlanmasına giden başlıca kilometre taşı durumundaki devrimsel eğitim kuruluşlarıydı.

15445-koy-enstituleri-neden-kuruldu-neden-kapatildi-55f6aa6d29a35

1945 yılına gelindiğinde, değişen dünya koşulları ve köylünün çağdaş bir eğitim ile aydınlanmasından rahatsızlık duyan feodal yapının baskıları ile büyük milli eğitim bakanı istifa etmeye zorlanmış ve bu muhteşem yaratıcı eğitim modeli sona erdirilmişti.

Köy enstitülerine düşman olanlar kimlerdi?

15_soruda_koy_enstituleri_h134406

O dönemde köyün/köylünün aydınlanmasından mevcut düzendeki menfaatlerine zarar geleceğini düşünen Osmanlı’dan kalan feodal ilişkilerin ve çağdaş olmayan yapının devam etmesinde fayda görenlerdi. Bunların içinde bir kısım politikacılar, ağalık sistemi unsurları  ve yeni cumhuriyetin yaratmaya çalıştığı kapitalist/girişimci/işadamı sınıfından tutucu unsurlar yer alıyordu. Osmanlı’dan kalan ulemanın da bir kısmı bu saftaydı.

hqdefault

Böylece yurt içerisinde başlatılan geniş bir karalama kampanyası sonucunda, yaklaşan seçimlerdeki başarısından endişe eden siyasal iktidarın da desteğiyle  cumhuriyetin bu özgün kurumları feda edilmek zorunda kalındı.

Köy Enstitüleri’nin olumlu fark yaratan eğitim kurumu olmasını sağlayan başlıca unsurlar şunlardır:

  • Köylerimize öğretmen ve sağlık memuru yetştirmeyi amaçlayan sadece köy çocuklarına açık eğitim kurumuydular. Bu yönleri ile yüzyıllardır ihmal edilmiş bir kaynağın değerlendirilmesi imkanını yaratmışlardı.
  • Köy Enstitülerinin değerlendirilmesinde ihmal edilen bir yön, aynı zamanda sağlık memuru yetiştirmek suretiyle köylülerin sağlık sorunlarının bir kısmının köyde çözümlenmesine yaptığı katkıdır. Köylerde temizlik ve hijyenin sağlanmasında, sıtma ve verem gibi hastalıklarla mücadelede ve hastalıklardan korunma yaklaşımlarının öğretilmesinde önemli katkıları olmuştur.
  • Aslında, örnek eğitim kurumları yok edilmeseydi,  Köy Enstitüleri’nin çatısı altında öğretmen ve sağlık memurunun yanısıra açılacak bölümler ile köy tarım öğretmeni, köy imamı, köy ebesi yetiştirilmesi de düşünülüyordu.
  • Köy çocukları için orta ve yüksek öğretimin yolu ilk kez bu okullar ile açılmıştır.
  • Köy çocuklarının okuyup meslek sahibi olması köylünün okula önem vermesini sağlamıştır. Aydınlanan köylü, okul, yol, su, tarla, tarımsal destek ve sağlık hizmeti gibi çağdaş devletten istemesi gereken hizmetlerin farkına varmaya başlamıştır.
  • Bu okullardaki ezbercilikten uzak demokratik ve paylaşımcı/yaratıcı eğitim yaklaşımı Köyü ve köylüğü esas alan değerli yazar ve araştırmacıların yetişmesine, dolayısıyla yazın ve edebiyat alanında köy gerçeklerine odaklanılmasına yol açan yeni bir aydın tipinin ortaya çıkmasına aracılık etmiştir.

Ne diyordu başöğretmeninin izinden giden Milli Eğiitim Bakanı Hasan Ali Yücel:

 “…Öğretim metotlarında hazırı kullanma ve bununla yeterlenme, netice olarak bize şunu verir. Öğretici daima söyleyip anlatan, öğrenci daima dinleyip anlayandır. Bu metotla öğrenciyi pasiflikten kurtarmak imkânsızdır ve böyle öğretilen bilgi, hayata geçebilecek kudreti kazanamaz. Güçlü düşünce olamaz, ölü düşünce  olur.  

Öğretimde yaratıcı yöntem, daha önce  kazanılmış bilgilerin bir kısmına dayandırarak, öğrenciyi, bulunmuş bile olsa, bulunmamış gerçekleri ilk defa  buluyormuş gibi yetiştirebilmektir… 

…Cumhuriyet devrinde orta tahsil kurumlarımızın  hedef bildiği ana ilkelerden biri de poziitif bilimdir. Olayları olduğu gibi görmek, onlara hiçbir mistik ve fizik ötesi düşünce karıstırmaksızın kanunlara yükseltmek, öğretimde temel amaçlarımızdan biridir.  

Bununla gençler, deneme ve gözleme alıştırılıyor ve böylece dünyevi bir eğitim ve anlayış ile evrene bakabilmek alışkanlığını kazanmış oluyorlar…” 

Ulus devletin başarılı olması ve dünya piyasasında rekabet edebilir durumda kalmasının en önemli unsuru pozitif bilime/deneyselliğe, araştırma ve yaratıcılığa prim veren ulusal bir eğitim sistemine sahip olmayı başarabilmesinde yatar.  Skolastik felsefe  ve ezberci papağanlar yetiştirmeyi başarı sayan bir eğitim sistemi ile bugünkü dünya arenasında rekabetçi bir üretim avantajı yaratmanın mümkün olmadığı açıktır.

518071_cover

Şimdi biraz daha geriye gidelim. Sakarya Savaşı öncesine 16 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da toplanan eğitim kurultayında başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk bakın ne diyor:

“…Şimdiye kadar izlenmiş tahsil ve terbiye yöntemlerinin gerileme tarihimizde en önemli etken olduğu kanaatindeyim. Milli bir terbiye programından bahsederken eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, Doğudan ve batıdan gelen yabancı etkilerden uzak ve milli tarihimizle orantılı bir kültür kastediyorum. Milli dehamızın gelişmesi ancak böyle bir kültürle mümkündür. Yabancı kültür, eski yöntemlerin yıkıcı tesirlerini artırır…” 

Zaman geçer. Tarih 8 mart 1923  Milli Eğitim bakanı İsmail Safa Özler döneminde yayınlanan “Milli Eğitim Andı”nda eğitimin  amacı bakın nasıl belirlenir.

  • Ulusçu, ahlakçı, devrimci, laik, cumhuriyetçi yurttaşlar yetiştirmek,
  • İlköğretimi genelleştirmek, halk eğitimini de kapsayacak şekilde herkese okuma yazma öğretmek,
  • Yeni kuşakları tüm eğitim basamaklarında, genellikle bilimsel, özellikle ekonomik yaşamda etkin ve başarılı kılacak bilgilerle donatmak,
  • Özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan demokratik tutumu egemen kılmak,
  • Türk ulusunu uygarlıkta en ileri düzeye götürmek ve yeni kuşakları bunun gerektirdiği güçte ve donanımda yetiştirmek. 

Cumhuriyetin devrimci kadroları öncelikle  “mektep – medrese” ikiliğini ortadan kaldırır.

Cumhuriyet’in ilanından dört ay sonra 3 Mart 1924’te, aynı gün çıkarılan 3 Devrim Kanunu’yla devlet düzeni, toplum ilişkileri ve en önemlisi gelecek kuşakları yetiştirecek eğitimin laik, bilimsel olması yasal bir güvenceye kavuşturulur:

  • 429 Sayılı Yasa’yla, Din ve Vakıf (Şeriye ve Evkaf) Bakanlığı kapatılarak devlet ve toplumun tüm kesimlerinde dünya ile din işleri birbirinden ayrıldı.
  • 430 Sayılı öğretimin Birliği Yasası’yla (Tevhid i Tedrisat) eğitim sistemi laikleştirildi. Bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen dinsel-bilimsel eğitim ayırımına son verildi.
  • 431 Sayılı Yasayla  Hilafet kaldırıldı.

Bu  üç yasa devletin, toplumun, eğitimin laik ve çağdaş olması için birbirini bütünleyen yasalardır.

17 Nisan 1940  tarihinde  Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç ve arkadaşlarının hazırladığı 3803 Sayılı Köy Enstitüleri Yasası TBMM’den geçer. Köy öğretmen Okulları’nın adı bu tarihten sonra Köy Enstitü­leri olur. Yasanın çıktığı 1940 yılında köy enstitüsü sayısı 10’dur. Köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek için 1942 yılında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kurulur.

13422985_1728318814083600_1450422379_n

Köy Enstitüleri sistemi, “üretim içinde eğitim/eğitim içinde üretim” esasına dayanı­yordu. Ürettikleriyle hem kendi gereksinimlerini hem de bir ölçüde gelir sağlayarak okulun harcamalarını karşılıyorlardı. Köy enstitüsü sistemi  17.346 öğretmen, 8.675 eğitmen,  1.599 sağlık memuru, 213 yüksek köy enstitülü yetiştirilmesini sağladı. Köy enstitülerinden yetişenlerin başta eğitim olmak üzere ede­biyat, sanat, bilim ve siyaset alanında katkıları oldu. Bu oluşum aracılığıyla o güne kadar neredeyse yok sayılan köy çocukları ülke yönetimine katılma olanağı buldular.

1946 yılına değin köy enstitüsü sistemi özgün ilkeleriyle işledi. Cumhuriyet, köy aydınlanmasını başlatmış gibi görünüyordu…

bolu%20kiz%20koy%20enstitusu

Ancak, ne yazık ki bu aydınlanma bir kısım çevrelerde rahatsızlık yaratmakta gecikmedi.

Buna paralel olarak  CHP içindeki değişen dengeler sonucunda Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel Bakanlık’tan alındı. Yerine Reşat Şemsettin Sirer getirildi. İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğü’nden alındı.

blz350bciaa3tbp

1948 yılında yüksek köy enstitülerinde kar­ma eğitime son verildi. 1954 yılında da temelli kapatılan köy ens­titüleri klasik okullar haline dönüştürüldü.

Kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti bir sosyal devlet anlayışı içinde  eğitimi en temel  insan hakkı ve bir  kamu hizmeti olarak devlet tarafından düzenlemeyi amaçlayarak  işe başlamıştı. Ben  eğitimin  bütün  aşamalarının parasız olması gerektiğini, insanların yetenek alanlarına göre  fırsat ve olanak eşitliğinden yararlanarak  eğitim hakkını özgürce kullanabilmeleri gerektiğini düşünürüm. Özellikle Türkiye gibi coğrafi gelişme ve gelir dağılımı eşitsizliklerinin derin olduğu toplumlarda sosyal devlet uygulamasının gerekli olduğuna içtenlikle inanırım.

Batı emperyalizminin başlattığı ikinci büyük savaş 1939-1945 yılları arasında sürdü. Türkiye bu savaşa katılmamakla birlikte, savaşın 1945 yılında sona ermesiyle dünyada ve Türkiye’de önemli değişiklikler oluştu. Savaşın ardından en güçlü emperyal devlet İngiltere ekonomik olarak birincil olma gücünü kaybetti, onun yerini ABD ve onun emperyal hedefleri aldı. 1946 – 1990 yılları arasındaki bu dönemin birinci aşamasında dünyaya “Soğuk Savaş” olarak adlandırılan bir dönem damgasını vurdu.

Bütün bu gelişmeler Türkiye’yi kökten etkileyen sosyal, ekonomik ve siyasal değişimlere neden oldu. Soğuk savaş döneminde eğitim alanındaki bütün danışmanlıklar birkaç batılı emperyal ülkeden alınmaya ve  binlerce  bakanlık çalışanının ABD’ne gönderilmesine başlandı. Zaten soğuk savaşın egemen olduğu dünyada, emperyal batı, dünya paylaşımından aslan payını alabilmesini sağlayacak Truman Doktrini ve Marshall Planı gibi çeşitli projeleri uygulamaya başlamıştı. Bir fikir vermesi anlamında belirteyim; Türkiye’nin 1948 – 1951 yılları arasındaki dönemde aldığı Marshall yardımı yaklaşık 150 milyon USD, Türkiye’nin 1950 yılında cari fiyatlarla GSMH’sı ise 5 milyar USD civarındaydı.

Marshall yardımı kapsamında faaliyette bulunan Amerikan Uluslararası Gelişme Örgütü USAID (United States Agency for International Development, kuruluşun 2015 bütçesi 36 milyar USD) bu dönemden başlayarak, Türkiye’de eğitimin planlaması, öğretmen yetiştirme, program geliştirme, araç geliştirme, beslenme eğitimi, barış gö­nüllüleri de aralarında olmak üzere yaklaşık 20 civarında farklı proje yürüttü. 1960’lı yıllarda, ben ilkokulda okurken üzerinde USAID logosu bulunan teneke kutu içerisindeki süt tozlarından içmeye devam ediyorduk.

usaidlogo

suttozu 

Diğer yandan, yine aynı dönemde,  Türk vatanının  çeşitli köylerinde  “Barış Gönüllüleri” adı altında bir kısım Amerikalılar dolaşıyorlardı. Çünkü, 1962 yılında Dışişleri Bakanı F.Cemal Erkin ile Amerikan Baş­kan Yardımcısı Lyndon Johnson arasında 27 Ağustos 1962 tarihinde gerçekleşen mektuplaşma sonucunda “Barış Gönüllüleri” ülke­mize gelmeve başlamıştı. Oysa, “Barış Gönüllüleri”ne ilişkin kanun yaklaşık 3 yıl sonra 10 Nisan 1965’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Bu tarihe kadar ülkemize 12 bin’den fazla “Barış Gönüllüsü” gelmiş; bunlar 2 yıl 7 ay 5 gün kanunsuz olarak yurdumuzda  dolaşmışlardı. Gönüllü olarak adlandırılan bu insanların   kerpiç kesme, hekimlik, ebelik/hemşirelik, toplum kalkınması li­derliği ve liselerimizde öğretmenlik görüntüsü altında Türk toplumunun etnik ve dinsel fay hatlarının tespitini yaptıklarına ve bir kısmının ABD ajanı olduğuna  yönelik yaygın iddialar mevcut olduğunu belirtmekle yetinelim, daha detaya girmeyelim.

1960’lı yıllara değin içeriği değişse, yabancı etkilere açılsa bile eğitim hizmeti öncelikli olarak devlet tarafından görüldü. 1965 yılında çıkarılan 625 sayılı özel öğretim Kurumları Yasası’yla birlikte özel okullar ve dershaneler yaygın bir biçimde açılmaya başladı.12 Eylül 1980 darbesinden sonra devlet okulları da yavaş yavaş paralı oldu ve hızla vakıf üniversilereri kurulmaya başladı. 1983’te ortaöğretimde katkı payları, üniversitelerde harçlar alınmaya başladı. 1992 yılında üniversitelerde paralı ikin­ci öğretim başladı.

1983 yılında öğrencilerden %20’ye kadar katkı payı alınırken bu oran 1992‘de %50’ye çıkarıldı. 1990-1995 arası tüketici  fiyatları 31 kat artarken, aynı dönemde harçlar 75 kat yükseltildi. 2004 yılında 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yapı­lan bir değişiklikle Okul Aile Birlikleri okullarda para toplayan kuruluşlar durumuna getirildi. 2006 yılında 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası’nda ya­pılan değişiklikle, eğitimde yabancı sermayenin daha çok destek­lenmesi sağlandı ve devlet okullarında çalışan öğretmenlerin özel okullarda ders vermesinin yolu açıldı.

Uzattım biraz…

Bilgi çağının ekonomisine bilgi ekonomisi deniliyor. En önemli girdisi insan. Bilgili ve nitelikli insan. Bilgili ve nitelikli insanın da en önemli girdisi eğitim. Nitelikli eğitim günümüzün “Bilgi Ekonomisi”nin en önemli bileşeni durumunda. Nitelikli ve yüksek beceri için buna uygun eğitim şart. İnovasyon, yaratıcılık ve ekonomide rekabetçi üretkenlik için birinci gerekli şart eğitim. Bunun yolu sorgulamacı ve bilimsel eğitim felsefesini yaşam alanına egemen kılmaktan geçiyor.

Tabii sadece eğitim inovasyon için yetmez. Yetmez ama gerekir.

Yine nereden nereye geldik! Cumhuriyet ilanından bugüne bütün bu yaptıklarımızdan sonra, kısaca ülkemizin eğitim değerlendirmesini de yapalım. Gönlüm çok daha detaya girebilmeyi de istese, yazıyı daha da uzatmamak adına özetlemekle yetiniyorum. İsteyenler biraz araştırırlarsa çok daha detay bilgiye kolaylıkla ulaşabilirler.

İlköğretim çağındaki çocukların akademik performansını ölçen iki uluslararası sistem var:  TIMSS (Trends in International Mathematics and Science Study) ve OECD’nin geliştirdiği PISA (The Programme for International Student Assessment Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı). Düzenli olarak 4 yıllık dönemlerde gerçekleştirilen TIMSS Uluslararası Matematik ve Fen Eğilimleri Araştırması 4. ve 8. sınıf düzeyindeki öğrencilerin Matematik ve Fen Bilimleri alanlarında kazandıkları bilgi ve becerilerin değerlendirilmesine yönelik bir tarama araştırması. PISA ise 15 yaşındaki gençlerde, 3 yıllık dönemlerde fen, matematik ve okuma becerilerini ölçer. Başta OECD ülkeleri olmak üzere dünya ekonomisinin yuzde 80’ini temsil  eden 65 ülkede 15 yaşındaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendirir.

Türkiye   PISA’da son 12 yıllık verilere göre OECD ülkeleri arasında en sondaki  birkaç ülke arasında. Matematik, fen ve okuma becerileri alanlarında ilk 40 ekonomi arasına giremiyor.

TIMSS’de, matematik alanında Türkiye 4. sınıf seviyesinde 50 ülke arasında 35, 8. sınıf seviyesinde 42 ülke arasında 24. Sırada, fen alanında ise 4. sınıf seviyesinde; 50 ülke arasında 36, 8. sınıf seviyesinde ise 42 ülke arasında 21. sırada yer alabiliyor.

Selçuk Şirin yazmıştı; Samsung’un 2013 yılında aldığı patent sayısı Türkiye’nin 50 yıllık patent sayısının 18 katı ise Sanayi Devrimini kaçırdığımızı dert ederek geldiğimiz bu yeni ekonomi çağında yine aynı hataları tekrar ediyoruz. Gözlerimizin önünde yeni bir ekonomik yarış başlamış ve biz bu yarı­şa girmemek için hala  direniyoruz.

Bugün dünyada oransal olarak en cok ARGE çalışanı olan ülke Finlandiya ve bu oran bizim yedi katımız! Melek yatırımcı ve­rileri denklemin diğer tarafını açıklıyor. Dünyada en çok melek yatırımcı, yani girişim fikirlerine sermaye sağlayarak bu fikirlerin yaşama geçirilmelerini sağlayan yatırımcı  çıkaran ekosistem Fin­landiya. Hukukun üstünlüğüne dayalı rekabet ve şeffaf iş ortamı yatırımcı için Finlandiya’yı güvenli hir seçenek yapıyor.

Finlandiya’yı diğer zengin ülkelerden ayıran temel özellik, ülkenin bu büyük kalkınma mucizesini gerçekleştirirken toplum­sal adaletten taviz vermemiş olması.  Finlandiyalı çocuklar fen, matematik ve okuma becerilerinde zirvede ama sadece bir grup çalışkan çocuk ya da bir kesimin bol kaynaklı çocuğu bu başarı­yı yaratmıyor.  Finlandiya iki okul arasındaki  başarı farkı en düşük  olan ülke aynı zamanda. Finlandiya’da iki okul arasında yüzde 10’dan fazla bir fark yok. Bizde bırakın iki coğrafi bölgeyi, İki Okul arasındaki fark bile yüzde 40 lara çıkıyor!

Diğer bir kaynak; World Economic Forum’un 2016 -2017 rekabet endeksinde Türkiye 138 ülke arasında toplam rekabet gücü endeksinde 55, sağlık ve temel eğitimde 79, inovasyon bazında ise 73. Sırada. Bu sıralama sizi tatmin ediyor mu bilmiyorum. Ama beni tatmin etmiyor.

Günümüz koşullarındaki uluslararası rekabette,  doğal kaynaklar, tarım ya da jeopolitik konum bir ülkeyi başarılı kılmaya yetmiyor. Rekabetçi  ekonominin temel girdileri bilgi ve beceri. Daha fazla bilgiye  özgürce ulaşan, yurttaşlarına bu bilgiyi uygulama ve geliş­tirme becerisi/ortamı sağlayabilen ülkeler yarının  en varlıklı ve başarılı ekonomilerini yaratacaklar. Bu doğrultuda yeni kuşaklar yetiştirmek isteyen ve uluslararası rekabette, dolayısıyla da uluslararası zenginlikte daha iyi bir yer kapmak isteyen ülkeler için eğitim yaşamsal önemde. Bu konuda doğru felsefeye sahip olmayan ve buna uygun eğitim altyapısı oluşturamayan ülkeler/toplumlar yarınki dünyada büyük hayal kırıklığı yaşayacaklar. Evlatları, yarınki dünyanın ucuz işgücü kaynağı deposunun bir unsuru  olarak kalmaya mahkum olacak.

Bu olgudan hareket eden emperyal ülkeler, gelecekte kendilerine rakip olmasını istemedikleri ekonomilerin eğitim sistemlerine dünden bugüne her zaman müdahale etmişlerdir. İşte bunun için bugünün dünyasında devletlerin çıkarı (Ekonomik zenginlik, kalıcı rekabet edebilirlik, ulusal bağımsızlık) ulusal bir eğitim felsefesi doğrultusunda doğru eğitim politikalarını uygulayabilme becerisine bağlıdır.

İlave bir bilgiyi de yeri gelmişken paylaşayım. TIMSS verileri  eğitimde teknoloji kullanımı ve Fatih Projesi’ne de ışık tutacak veriler sunuyor. TIMSS raporuna göre  ”Okulda öğrenme amaçlı bilgisayarların kullanımıyla matematik ve fen  testlerindeki başarı arasında hiçbir bağ bulunmuyor!” Bu nedenle, eğitime aktarılacak kaynağı gerçekten verimli olacak şekilde tahsis etmek gerekliliği var.

Aşağıda 2016 OECD raporundan aldığım iki slaytı veriyorum:

oecd1

oecd2

Türkiye’nin yüksek katma değerli ihracatının artması ve bu durumun devamlılığının yolu da öncelikle ezbercilikten uzak eğitimden geçiyor. Emperyal sistemin kontrolündeki yozlaşmış ve ezberci eğitim sistemi sadece yüksek hayal ekonomisini besleyebiliyor.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve devrimlerini akılcı, bilimsel, ikna edici, ve  bilgili “öğretmenliği” sayesinde başarmıştır. Bakın 1922 yılında Bursa’da öğretmenlere ne diyor:

“…İstanbul’dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz.İstanbul’un feyz meşalelerinin temsilcileri olan yüce topluluğunuz karşısında duyduğum sevinç sonsuzdur. Yüreklerinizdeki duyguları,kafalarınızdaki düşünceleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak, benim için olağanüstü bir mutluluktur. Bu anda karşınızdaki en içten duygumu, izninizle söyleyeyim: İsterdim ki çocuk olayım, genç olayım,sizin nur saçan sınıflarınızda bulunayım. Sizden feyz alayım.Siz beni yetiştiresiniz. O zaman ulusum için daha yararlı olurdum. Ne yazık ki elde edilemeyecek bir istek karşısında bulunuyoruz. Bunun yerine sizden başka bir istekte bulunacağım: Bu günün çocuklarını yetiştiriniz.Onları yurda,ulusa yararlı insanlar yapınız. Bunu sizden istiyor ve diliyorum.

Muallim Hanımlar, Muallim Beyler,

Yurdu ve ulusu kurtarmak isteyenler için yurtseverlik, iyi niyet,özveri çok gerekli niteliklerdir. Nedir ki bir toplumdaki hastalığı görmek, onu iyileştirmek,toplumu çağımızın isteklerine uygun olarak yükseltmek için bu nitelikler yetmez bu niteliklerin yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknikle ilgili çalışmalar başladığı ve geliştirildiği yerse,okuldur. Bunu için okul gereklidir. Okul adını, hep birlikte,büyük saygı ile analım.

Okul, genç beyinlere,insanlığa saygıyı, ulus ve yurt sevgisini,bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düşünce,onu kurtarmak için tutulması uygun olan en doğru yolu belletir. Yurt ve ulusu kurtarmaya çalışanların ayrıca,işlerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları gereklidir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak bu yolla,girişilecek her türlü işin usa uygun sonuçlara ulaştırılması gerçekleşmiş olur.

Bayanlar, Baylar!

Yurdumuz içinde uygarlıkla ilgili düşüncelerin,çağdaş ilerlemelerin, bir an bile yitirilmeden, yayılması ve gelişmesi gerektir. Bunun içindir ki bilimle, teknikle uğraşanların bu alanlarda çalışmayı,birer namus borcu bilmeleri gerekir.

Öğretmenlerimiz, şairlerimiz,edebiyatçılarımız, yazarlarımız, durup dinlenmeden, ulusa bu acı günleri ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak yazacaklar,anlatacaklar, bu kara günlerin dönmemesi için, yeryüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

Bayanlar, Baylar!

 Acı da olsa söyleyelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine değin, bir “Topluluk ” olarak yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya,bizi,yöneticilerimize göre tanıyordu. Üç buçuk yıldır,tam bir ulus olarak yaşıyoruz. Bunu elle tutulur, gözle görülür kanıtı, hükümetimizin biçimi, hükümetimizin niteliğidir ki kanun onu Büyük Millet Meclisi diye adlandırdı. Bütün dünya, bir an bile şüphe etmesin ki, Türkiye Devleti’nin biricik ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Bayağı çıkarlarını ve kendi güvenliklerini sağlamak için, ulus ve yurdun bağımsızlığını düşmanların eline bırakmakta bir sakınca görmeyen, bağımsızlığımıza son veren koşullara kapsayan Sevr Antlaşması’nı onayan yöneticilerin, sultanların, padişahların öykülerini, bu zorbaların yasa dışı davranışlarını Türk ulusu, artık, ancak ve yalnız tarihte okur.

Bayanlar, Baylar!

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için, yalnız ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacaksınız, yaşatacaksınız ve kesinlikle başarıya ulaşacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım,sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız. Son bir söz: Sizin,seçkin bir topluluk olarak Bursa’ya gelmeniz, yalnız Bursa’yı değil, bütün Anadolu’daki kardeşlerinizi sevindirdi. İstanbul’dan getirdiğiniz selamları, bütün ulusa duyuracağız. Ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selamlarımızı iletiniz. İstanbul’un alın yazısı, İstanbul’da yaşayan gerçek Türklerin gönüllerinde ve duygularında yaşattıkları dileğe uygun olarak çizilecektir.”

Büyük önderin hem doğuştan gelen hem de kişisel gelişiminden kaynaklanan zorlu bir süreç sonucunda,   bütün vatandaşları için  her yönüyle tam bir öğretmen ve eğitimci özelliği taşıdığını görüyoruz. O, ulus devletin refaha kavuşmasının  eğitime ve öğretmenlere bağlı olduğunu en iyi bilen bir büyük bilge kişiliktir ve hepimizin her zaman için gerçek “Başöğretmen”idir.

Türkiye 2016 yılında, eğitim sistemindeki dershane yapılanmasının ve sivil – asker eğitim sistemi zaafiyetlerinin batı emperyalizmi tarafından nasıl kullanıldığının çok acı bir deneyimini de yaşayarak gördü. Ülkemizin, yozlaştırılan ezberci eğitim sistemi aracılığıyla dünya ekonomisinden aldığı payı büyütmesi engellenmek istenmektedir. Eğitim sistemi, dünya kaynaklarını ucuz bedel ile kullanmak isteyen emperyal güçlerin ulus devlete ilk saldırı noktalarından biridir. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demek isterdim. “Ama” öğrenci müşteri olarak görüldüğü sürece ve eğitim emperyal güçlerin dış ve o güçlerle işbirliği yapan iç odakların etkilerinden arındırılmadıkça, “ama” olarak kalacak son sözüm.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her hakkı saklıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

 

Selam bilgeler dünyası!

 

 

 

 

Bir tek bilen vardır!

Herşeyi bilen tek bir bilen.

Bilge insan sadece o Bilen’i bilen insandır!

 

 

At binenin kılıç kuşananındır,

Eylem bizden hüküm Allah’tandır,

 İlerle ey Türk çocuğu sonsuzluk senin bahtındır!

 

A.Can Ayışık

a.can.ay@ttmail.com

 

Kedimangel_20120101

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her türlü hakkı saklıdır.